Amed, hep ne yapacağını bilen şehir…

 Köşe Yazarı
Amed, hep ne yapacağını bilen şehir…

Amed, tarihiyle, mekanıyla, kültürüyle, ferasetiyle bildiğim, tanıdığım en güzel şehir, belki de yaşayabileceğim tek şehir. Bir geldim pir geldim ona. Her ne kadar o en zorlu yıllarda, bana göre her anı varlık yokluk mücadelesiyle geçen, kimine göre ise kıyametimizin koptuğu doksanlı yıllarda sık sık ona gelip gitmiş olsam da, iki binli yılların başından itibaren güzelim Amed’de kesintisiz yaşamaya başlamış olsam da geçmişine dair dünya kadar anı, anlatı, hikaye var belleğimde. Artık biliyorum ki yaşayarak öğrendiğim, tanıdığım bir Amed’im var, bir de büyüdüğüm ortamda, daha çok da aile çevresinde dinleyerek öğrendiğim, hafızam haline gelen Amed’im var.

*

Aslında ta çocukluğumdan bu yana onu bilirim, aile ve çevremdeki anlatılardan tanırım onu. En çok da yedi kardeşin bilmem kaç yılda birbirlerini hiç görmeden çalıştıkları, bilmem kaç yaşlarına geldiklerinde ise sonsuza kadar ayakta kalmak üzere bittirdikleri muhteşem surlarını, birbirinden muhteşem burçlarını, Şeyh Said ve arkadaşlarının asıldığı eşsiz Dağkapısı’nı, geceyi şehirde geçirme izni olmadığı için bedenin hemen dışındaki mezarlığın girişinde sabahlayan babamın anlata anlata bittiremediği Rumkapısı’nı bilirim. Her şafak vakti şehrin can damarı Dicle’yi, hayat verdiği Hewsel’i Ezdaî bir terbiyeyle kutsayan Güneş tapınağına açılan Mardinkapısı’nı, Yedikardeş burcunu, Melikahmet’ini, Çarşiya Şewitî’sini, diller destan Dilan sinemasını, şehirlilerle dolup taşan gözde mekan Ofis’ini, Karacadağ’da oyun kahveleri dillere destan Kuruçeşmesi’ni ve adını bildiğim, bilmediğim daha birçok yerini de. Elbette beden diplerindeki en gözükara pêxwasların bile hayran kaldıkları Amed’in yiğit çocuklarına, en çok da dağın geri vermediği çocuklarına ait hikayeleri duymuşluğum var.

*

Bunca mekanı barındıran can olduğum Amed, kim bilir kaç tufan yaşadı, kaç kırım atlattı, kaç kuşatmayı başından def etti. Bu defa da def edecek. Şeyh Said’in yenilgisini yaşayan babamın ona inandığı gibi ben de ona inanıyorum. Bilen bilir, her defasında da yeniden küllerinden doğduğu, dahası tarihin yeniden dirildiği bir mekandır, yerle göğün yüreklerde birleştiği, bütünleştiği, çocuklarının aynı nazarda alemle kucaklaştığı bir şehirdir Amed. Ne Asur’un kelleci Tanrı krallarına, ne Büyük İskender’in yeri göğü sarsan öfkesine, ne Roma’nın, ne Bizans’ın kana ve gözyaşına doymayan imparatorlarına, ne Pers’in zorla aşamadığı surlarına sığınan kadınları da çocukları da aç, sussuz bırakarak teslim almaya yemin ettiği ama teslim alamadığı düzenbaz şahlarına eyvallah etti.

*

Öyle ya ne de Araplar’ın hırsız halifelerine, talanda sınır tanımayan sultanlarına, ne dünyayı baştan başa halkların başına yıkan Moğolların vahşetine, ne Osmanlı’nın taş üstünde taş, leş üstünde baş bırakmayan haşmetli padişahların kibrine, ne Kürt’ü bir kaşık suda boğmaya yeminli tüm çağların en usta işkencecisi Esat Oktay’a, nede ne idüğü belirsiz tetikçi kontraların kudretli generallerine boyun eğdi. Anlatılardan, tanıklıklarımdan biliyorum, bazen sustu, geri çekilde, yası bittinceye, belki de yaraları kabuk bağlayıncaya kadar sabretti, bekledi Amed. Bazen olup bitenleri sessizce izledi. Bazen de kabına sığmadı, deli dolu öne atıldı, dur dedi, yeter artık dedi, yeri geldiğinde de eski zamanlardaki gibi azdan az çoktan çok dedi, yeri geldiğinde de vakit tamam dedi. Öyle ya, Amed bu, huyudur, ne zaman kükremesi gerektiğini, ne zaman öne atılacağını, ne zaman dört bir yanı peşinden sürükleyeceğini en iyi kendi bildi. Bugüne kadar ne yapacağını hep bildiği gibi, yine o bilecek, yine o buna karar verecek. Bana sorarsanız o amasız, fakatsız yaşayan kanlı, canlı bir bilendir de, gerisi mekandır, tarihtir, ama hikayeden değildir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri