APTALLAŞTIRILAN TOPLUMLAR VE GÜCÜN SESSİZ SUÇU

Av. Güler Koçyiğit

“Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.”

Bu ayet, çoğu zaman kaderci bir teslimiyet cümlesi gibi okunur. Oysa dikkatle bakıldığında, tam tersine sert bir sorumluluk yükler: Değişmeyen toplumlar, değiştirilmeyi hak eder. Soru şudur: Toplumlar neden değişmez? Daha doğrusu, neden düşünmekten vazgeçerler?

Tarihin en karanlık dönemlerinden birinde, felsefe ve bilimin beşiği sayılan Almanya’nın bir anda nasıl toplu bir ahlaki çöküş yaşadığını sorgulayan Dietrich Bonhoeffer, meseleyi “kötülük” kavramıyla açıklamanın yetersiz kaldığını söyler. Ona göre asıl tehlike, şeytani kötülükler değil; örgütlü aptallıktır. Çünkü kötülükle tartışabilirsiniz, ama aptallıkla tartışamazsınız.

Burada durup şu soruyu sormak gerekir:

Toplumlar gerçekten kendiliğinden mi aptallaşır, yoksa bilinçli olarak mı aptallaştırılır?

Bonhoeffer’in satır aralarında gizlenen ama son derece rahatsız edici cevap şudur: Aptallık çoğu zaman bir tesadüf değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu bir toplumsal durumdur.

Diktatörlükler cahil insanlardan değil, itaatkâr insanlardan beslenir. İtaatkâr insan ise düşünmez; düşünmeyen insan sorgulamaz; sorgulamayan insan da yönlendirilmeye hazır hâle gelir. Bu yüzden otoriter rejimler yalnızca baskı kurmaz, aynı zamanda düşünmeyi değersizleştirir. Akademiyi itibarsızlaştırır, bilimi kuşkulu ilan eder, entelektüeli “elit” diye aşağılar. Çünkü düşünen birey, iktidar için potansiyel bir tehdittir.

Bonhoeffer’in en sarsıcı tespiti şudur:

Aptallık bir zekâ sorunu değildir; ahlaki bir tercihtir.

İnsanlar akıllarını kaybetmez, akıllarını kiraya verir. Güce yakın olmanın konforu, düşünmenin bedelinden daha cazip hâle geldiğinde toplumlar hızla çözülür. Ve bu çözülme, çoğu zaman alkışlar eşliğinde gerçekleşir.

Bu noktadan sonra dünya siyasetini anlamak zor değildir. Bugün Orta Doğu’da yalnızca sekiz milyonluk nüfusuyla bölgenin ve hatta küresel dengelerin önemli bir aktörü hâline gelen İsrail, gücünü yalnızca askerî kapasitesinden almaz. Asıl belirleyici olan, bilgiye, bilime ve akla hükmetme becerisidir. Modern dünyada egemenlik artık toprakla değil, bilgiyle kurulur. Bilgiyi üreten, işleyen ve yöneten; siyaseti de, diplomasiyi de, algıyı da yönetir.

Peki aynı coğrafyada yaşayan Araplar, Kürtler ve Türkler neden belirleyici aktörler olamıyor?

Çünkü nüfus ve tarih tek başına yetmez. Bilime mesafeli, eleştirel aklı tehdit olarak gören toplumlar, kendi kaderlerini yazamaz. Bu toplumlar farkında olmadan başkalarının senaryosunda figüran hâline gelir. Bugün Orta Doğu’nun kaderi çoğu zaman bölge halkları tarafından değil, aklı merkezine alan güçler tarafından çizilmektedir.

Bu tabloyu Türkiye üzerinden okumak ise kaçınılmazdır. İç siyasette İsrail siyonizmine karşı sert söylemler üretilirken, bu söylemlerin büyük ölçüde iç kamuoyunu konsolide etmeye yaradığı görülmektedir. Oysa söylem ile akıl arasında derin bir uçurum vardır. Gerçek siyaset, sloganla değil; stratejiyle yapılır.

Özellikle Kürt meselesinde akıl dışı refleksler, tarihsel bağları ve bölgesel gerçekliği gölgelemektedir. Kürtlerin Orta Doğu’da siyasal ve toplumsal olarak güçlenmesi, doğru yönetildiğinde Türkiye için bir tehdit değil; aksine bölgesel etkinliği artıracak bir imkân olabilirdi. Ancak Kürt fobisiyle hareket eden bir siyaset, Türkiye’yi rasyonel seçeneklerden uzaklaştırmış; bu da İsrail’in bölgede adım adım genişleyen etkisine karşı etkili ve bağımsız politikalar üretilememesine yol açmıştır.

Sonuç acıdır ama nettir:

Aklını kullanamayan devletler, başkalarının aklıyla yönetilir.

Düşünmeyi küçümseyen toplumlar, düşünülerek yönetilir.

Ve hiçbir toplum, kendi aptallaştırılmasına göz yumduğu sürece özgür kalamaz.

Değişim, yüksek sesle konuşmakla değil; düşünmeyi yeniden onur meselesi hâline getirmekle başlar.

Sevgiyle …????

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.