Sen, evet sen çekip gittin, yalandan olsa bile geriye dönüp bakmadan. Yenilgilerimi umursamadan öylece kendi yoluna gittin, bildiğim bütün çölleri aşıp gelen öldürücü kara kuru güney rüzgarları gibi esip gürlemeden çekip gittin. Ölümcül fırtınalarına yenilmiş her dağ gibi, aşkla yaslandığım son sırt gibi can derdine düşüp sessizce yana çekilip gittin. Bir defa daha yalnızlığıma sığındım, bir defa daha kendi yoluma kervan oldum, sonu belli bu kavga kimin umurunda. Her mevsimine bittiğim çılgın Fırat’a açılan derin vadilere, bir çırpıda aşıp geçen yüksek dağlara hayat olan aşkına tanık oldum bir defa senin Reşê, senin olmadığın sabaha, sabahlara çıkacağmdan adım kadar eminim. Her akşam vakti seyreylediğim gizem dolu senin günbatımlarından hemen önce, belki de hemen sonra yakalayacağm seni, buna emin olabilirsin dağların kaçığı Reşê, su kadar sevdiğim sırtım. Her bir tarafı sen kokulu vadi tabanındaki güzelim Şahmir’in bilge dedesi Ap Aziz’in diyarından vurup gittiğimiz Derik’in muhteşem sırtlarını nasıl unutabilirim ki, sen söyle. Taşa bile can olmuş yaşam ağacına uğramadan, dört gözle seni bekleyen ilk duacı kaçığı görmeden, hala bende emanet duran selamını artık zar zor duyan kulaklarına fısıldamadan nasıl geçip gidebilirim ki buralardan baş belam. Ne doğu, ne batı diye diye arafta taş kesilen uçuk tanrı ve tanrıçaların güneşe durduğu, belki de kiyamete kadar güneşe duracağı girilmez Nemrut’un zirvesine kadar uzayıp giden aşılmaz dağ sırtlarındaki, geçilmez vadi tabanlarındaki mevzileri bir bir kaybetmiş her bir yoldaşıma ulaşacağımı, zamansız gidişini haber edeceğimi biliyorsun. Hikayesi henüz yazılmamış kayıp her savaşçıya ah çeken sendin, sel olup firari yüreğime akan gözyaşlarına boğulan da sendin, bunu inkar edemem. Elbette hayalleri bana, sana, geride kalan herkese emanet Gergerli Derviş’in Botan’da kopan fırtınada kayıplara karışan sesine de yeryüzünün sağır kesildiği çığlığına da bin ah çeken sendin, gün bitmeden, her birimizi bir mevzide kırıp geçiren fırtına dinmeden yenilgilerime pes edip kendi yoluna giden de sendin, biliyorum. Son nefesine kadar korumaya yeminli olduğu asayişi terk etmeyen kahramanımız Seydo’yu tanımazdan, zamansız patlayan dost kurşunu ile can veren gencecik Soro’nun direniş yeminine tanık olmazdan, çocukluğunun sığınağı, hayallerinin sırdaşı Miştenûr’a adanmış Farqînli korkusuz savaşçının tanrısal aşkına sığınmazdan önce dost nazarına geldiğimiz Ap Aziz’in gül bahçesinde, Cogî Baba’dan sonra gördüğüm en süslü, en güzel, belki de en görkemli, bizi aşk-ı nazardan koruyacağından emim olduğum dilek ağacına dalıp gitmelerinden sevdim seni, bunu da sen biliyorsun…
***
Can damarım Fırat’ın bu yanı da, o yanı da Canbegî’dir, Reşî’dir, Mirdêsî’dir, Ferşat’tır, Dêsman’dır, Tûlik’tır, bir baştan bir başa Kürttür. Arafta kırılıp giden Komageneli son kral Antiokhos’tan bu yana iç kavgasını henüz bittirememiş, bir defa bile olsun rahat yüzü görememiş Kürtlerindir, bilen biliyor. Bilmeyen ise tarihin babası Bodrumlu Heredot’a sorsun, ikna olmadı Amasyalı Strabon’a başvursun. Biliyorum, öyle eksiği gediği olmayan değilim, değiliz. Bir hiç uğruna aşiret içi pis bir kavgada babası vurulan suratı taş kesilmiş Nigitli Zaza bir çocukla yıkılışı üzerinden bin yıl, belki de daha fazla zaman geçmiş ama karşı yakadaki kartal yuvası Gerger kalesinden bile daha eski, daha bir heybetli kaleye çıktım. Hala her renkten, hala her boydan bin çiçek yeşeriyor yıkıntıları arasında. Senin de bildiğin Bahserli Sultan Sahak’ı kuzeydeki son sığınağımız Pîran’dan kopartan, bizi bir başına bırakan Kervançimen’in aşılmaz sırtıdır. Bizi en doğuya, ta Gabar’a götürmeye yeminli olduğundan emin olduğum sıradağlar Kervançimen’i yurt edinen bin başlı Kerberos’a, hemen her gece yolumuza pusu atan ahmak korucu alayına inat milmilane yürüyen gerillalar misali geride kalanlar olarak hala rüzgara meydan okuyoruz, okuyorum. Evet, çatık kaşları içime oturan vadideki son rehberim Nigitli çocukla kaleye doğru yol alırken dosta, düşmana karşı karalar bağlamış, dahası, hayallerinin celadına olan öfkesinden insan oğullarının yüzüne gülmeyi bile unutmuş gencecik dul annesinin bildiğim, duyduğum bütün dağların sessizliğine gömülmüş asaletine bittim, öldüm…