Bir Amedspor atkısı, bir aydının açıklama ihtiyacı ve Türkiye’nin bitmeyen demokratlık sınavı…
Bazı hayal kırıklıkları insanın içinde sessizce büyür. Çünkü insan, hiç tanımadığı birinden duyduğu sözlere değil, düşüncelerine yıllarca değer verdiği, eserleriyle kendisine eşlik etmiş, zihinsel dünyasında özel bir yere koyduğu insanlardan gelen sözlere daha fazla kırılır.
Zülfü Livaneli’nin son açıklamasını izlerken hissettiğim tam da buydu.
Bir zamanlar sanatına, edebiyatına, düşünce dünyasına hayranlık duyduğum; bu ülkenin aydınlanma birikimi içerisinde önemli bir yerde konumlandırdığım bir ismin, boynuna takılan Amedspor atkısı üzerinden kendisini açıklama ihtiyacı duymasını anlamakta zorlandım. Daha doğrusu, anlamak istemedim. Çünkü ortada açıklanması gereken bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Bir atkıdan söz ediyoruz. Bir futbol takımının renklerinden, bir kentin hafızasından, milyonlarca insanın aidiyetinden…
Peki, ne var bunda?
Bir insanın boynunda Amedspor atkısı taşıması neden bir siyasi savunmaya dönüşsün? Neden bunun üzerine açıklama yapma, kendisini birilerine anlatma, birilerinin öfkesini yatıştırma ihtiyacı duyulsun? Kimin karşısında, hangi suçlamaya cevap veriliyor?
İnsan ister istemez soruyor: Neden?
Neden bu kadar açıklama ihtiyacı? Neden birilerinin milliyetçi hassasiyetlerini incitmemek için bu kadar özen? Neden bir atkının arkasında, hiçbir tereddüt göstermeden durulamıyor?
Üstelik sözünü ettiğimiz insan, toplumun sevgisini ve saygısını yıllar içerisinde kazanmış, edebiyatıyla, müziğiyle, düşünceleriyle geniş kitlelere ulaşmış bir isim. Yaşar Kemal’le dostluğunu, ortak düşünce dünyalarını, bu ülkenin kültürel ve entelektüel birikimini anlatan bir sanatçı…
İnsan bütün bunların ardından şunu sormadan edemiyor: Bir Amedspor atkısı, bütün bu birikimin önünde neden bir savunma konusuna dönüşüyor?
Demek ki mesele yalnızca bir atkı değil. Mesele, bu ülkenin aydınlanma iddiasının Kürtlerle karşılaştığında nerede durduğudur.
Türkiye’nin entelektüel tarihinde üzerinde yeterince durulmayan, hatta çoğu zaman görmezden gelinen bir yarılma var. Bu ülkede demokrasi, özgürlük, eşitlik, laiklik ve insan hakları üzerine son derece güçlü cümleler kurabilen bir kesim, konu Kürtlerin kimliğine, diline, kültürel varlığına ve eşit yurttaşlık talebine geldiğinde aynı açıklıkla konuşamıyor.
Evrensel değerlerin sınırları birden daralıyor. İnsan hakları söylemi ihtiyatlı bir dile dönüşüyor. Özgürlük savunusu, milliyetçi hassasiyetlerin çizdiği görünmez sınırlara çarpıyor.
Sanki demokrasi herkes için var ama Kürtler söz konusu olduğunda biraz daha dikkatli kullanılmalı. Sanki herkes kendi kimliğiyle gurur duyabilir ama Kürtlerin kimliği söz konusu olduğunda önce bir açıklama yapılmalı. Sanki bu ülkenin bütün renkleri eşit ama bazı renklerin görünür olması hâlâ birilerini rahatsız ediyor.
İşte Türkiye’nin asıl demokratlık meselesi burada başlıyor.
Çünkü aydın olmak, yalnızca kendi mahallesinin alkışları arasında özgürlükten söz etmek değildir. Demokrat olmak, yalnızca kendisi gibi düşünenlerin haklarını savunmak hiç değildir. İnsan hakları savunuculuğu, çoğunluğun alkışladığı insanlara gösterilen nezaketten ibaret olamaz.
Gerçek aydınlanma, insanın kendisine benzemeyenin hakkını da kendi hakkı kadar savunabilmesidir. Üstelik bunu yaparken çoğunluğun öfkesinden, toplumsal baskıdan, linç kültüründen korkmamasıdır.
Bir başka ifadeyle, aydınlanmanın asıl sınavı, alkışların kesildiği yerde başlar.
Türkiye’de Kürt meselesi tam da bu nedenle yalnızca bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda bir demokrasi ve entelektüel tutarlılık meselesidir. Bu mesele, insanın zihnindeki görünmez sınırları açığa çıkaran bir turnusoldür.
Kimi zaman bir cümlede, kimi zaman bir suskunlukta, kimi zaman da bir Amedspor atkısı karşısında duyulan açıklama ihtiyacında kendisini gösterir.
Yıllardır bu ülkenin aydınları, sanatçıları, yazarları, siyasetçileri arasında demokrasi ve özgürlük üzerine konuşan pek çok insanın Kürt meselesi söz konusu olduğunda dili değişiyor. Kimi susuyor, kimi mesafe koyuyor, kimi de çoğunluğun hassasiyetlerine sığınarak kendi demokrat kimliğini güvenceye almaya çalışıyor.
Elbette herkesin düşüncesini açıklama, eleştiriye cevap verme hakkı vardır. Ancak asıl mesele, bir insanın neden böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyduğunu sorgulamaktır. Çünkü bazen bir açıklamanın kendisi, içinde yaşadığımız toplumsal iklim hakkında söylenenlerden çok daha fazlasını anlatır.
Bir sanatçının boynuna taktığı atkının siyasi bir sadakat sınavına dönüştürülmesi, yalnızca o sanatçıya yöneltilmiş bir tepki değildir. Aynı zamanda Kürt kimliğine yöneltilen toplumsal bakışın da bir göstergesidir.
Kürtler bu ülkenin eşit yurttaşlarıdır. Futbol takımları tutmak, kendi renklerini sevmek, dillerini konuşmak, kültürleriyle yaşamak, kentleriyle gurur duymak için kimsenin iznine ihtiyaçları yoktur. Bunlar bir lütuf değil, en temel yurttaşlık haklarıdır.
Amedspor da bu ülkenin futbol takımlarından biridir. Onu seven milyonlarca insanın aidiyeti, başkalarının siyasi korkularına göre tanımlanamaz. Bir atkının taşıdığı anlamı büyüten de küçülten de ona yüklenen önyargılardır.
Benim Zülfü Livaneli’ne duyduğum hayal kırıklığı tam da burada başlıyor. Çünkü kendisinden beklediğim şey, bir açıklama yaparak eleştirileri savuşturması değil, böyle bir açıklamayı gerektiren zihniyete karşı durmasıydı.
Bazen bir cümle, uzun yıllar boyunca kurulmuş bütün dostluklardan, yazılmış kitaplardan, söylenmiş şarkılardan daha fazla şey anlatır. Bazen de bir insanın ne söylediğinden çok, neyi söylemekten çekindiği önemlidir.
Keşke çıkıp yalnızca şunu söyleyebilseydi: Evet, boynumda Amedspor atkısı vardı. Bundan da en küçük bir rahatsızlık duymuyorum. Çünkü bu ülkede hiçbir insanın kimliği, kültürü, takımı ve aidiyeti bir başkasına açıklama konusu olamaz.
Ne güzel olurdu!
Çünkü bir aydının gerçek büyüklüğü, ne kadar sevildiğiyle değil, gerektiğinde ne kadar yalnız kalmayı göze alabildiğiyle ölçülür.
Ve belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormamız gerekiyor:
Türkiye’de aydınlanma, neden Kürtlerin kapısına geldiğinde yarım kalıyor?
Neden bazı insanlar bütün dünyaya karşı özgürlükçü olabiliyor da Kürtlerin eşitlik talebi karşısında birdenbire savunmacı bir dile sığınıyor? Neden demokrasiye dair bütün ezberler, Kürtlerin görünürlüğü karşısında yeniden gözden geçiriliyor?
Bunlar yalnızca Zülfü Livaneli’ye sorulacak sorular değil. Bu ülkenin kendisine aydın diyen, demokrat olduğunu söyleyen, ilericilik iddiası taşıyan herkesin kendisine sorması gereken sorular.
Çünkü bir ülkenin demokratik olgunluğu, çoğunluğun kendisini ne kadar özgür hissettiğiyle değil, azınlıkta bırakılanların ne kadar eşit ve güvende yaşadığıyla ölçülür.
Ve bir toplumun aydınlanma düzeyi, kendi kimliğinden emin olanların değil, başkasının kimliğine tahammül edebilenlerin çoğalmasıyla yükselir.
Ben hâlâ bir atkının yalnızca bir atkı olabildiği, bir kentin renklerinin hiçbir siyasi savunmaya ihtiyaç duymadığı, Kürtlerin kimliklerini açıklamak zorunda kalmadan bu ülkenin eşit yurttaşları olarak yaşayabildiği bir ülkenin mümkün olduğuna inanmak istiyorum.
Ama bunun için önce bazı aydınların aynaya bakması gerekiyor.
Çünkü bazen karanlık, insanın karşısında durmaz; tam da aydınlık olduğunu düşündüğü yerden konuşur.
Ve ne yazık ki bu ülkede aydınlanmanın en büyük sınavı hâlâ aynı yerde veriliyor: Kürtlerin kapısında.
Sevgiyle …