TİGRİS HABER - Ardından “Demokratik Cumhuriyet Hareketi” başlıyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Kongre sürecinin yol haritasını, farklı Kürt dinamikleri ve toplumsal kesimlerle kurulacak ittifakın çerçevesini, barış sürecinde kadınların ve Alevilerin rolünü, yerel yönetimlerdeki özeleştiri, liyakat ve şeffaflık tartışmalarına dair Yeni Özgür Politika’nın sorularını yanıtladı.
Röportajın tamamı şöyle:
DEM Parti olarak 6 Eylül’de bir kongre yapacaksınız ancak esasen bu kongrede, daha sonra gerçekleştireceğiniz bir ‘dönüşüm kongresi’nin startını vereceğinizi belirttiniz. Bu kongrede tam olarak neyi tartışacak ve kararlaştıracaksınız?
6 Eylül’ü yalnızca bir olağan kongre olarak görmüyoruz. Elbette yönetimleri seçeceğiz, örgütsel kararlarımızı alacağız ama bizim açımızdan asıl önemli olan, bundan sonrasına nasıl yürüyeceğimizi belirlemek. 6 Eylül, partimizin kendisini yeniden düşünmeye ve yeniden kurmaya başlayacağı bir eşik olacak. Çünkü Türkiye değişiyor, toplum değişiyor, siyasetin zemini değişiyor. Dolayısıyla bizim de bu değişimi doğru okuyup kendimizi buna göre yenilememiz gerekiyor. 6 Eylül’de kongremizde bu başlıklara dair önemli mesajlar vereceğiz. 6 Eylül’de oluşacak yönetim de bu nedenle sadece önümüzdeki dönem partiyi yönetecek bir yönetim olmayacak. Aynı zamanda daha büyük bir dönüşümün hazırlığını yapacak, partinin önünü açacak bir perspektifi oluşturacağız. Bu kongre Demokratik Cumhuriyet hareketinin hazırlığını yapacak. Programımızdan siyaset yapma biçimimizden, örgütlenme anlayışımıza kadar birçok konuyu yeniden ele alacağız. Burada geçmişimizi geride bırakmak gibi bir düşüncemiz yok. Tam tersine, 35 yılı aşan mücadelemizin biriktirdiği deneyimi yeni döneme taşımak istiyoruz. Bugüne kadar ödediğimiz bedeller, verdiğimiz mücadele ve yarattığımız değerler bizim en önemli birikimimiz. Mesele, bu birikimi bugünün ihtiyaçlarıyla buluşturabilmek. Şunu da açıkça söylemek gerekir: Yeni dönemi yalnızca çatışmanın sona ermesi ya da bazı yasal düzenlemelerin yapılması üzerinden okuyamayız. Önümüzde çok daha büyük bir değişim alanı var. Siyasetin dili, toplumla kurulan ilişki, devlet-toplum ilişkisi, günlük hayatın kendisi bile bundan etkilenecek. Artık önümüzde sadece itiraz edeceğimiz bir dönem değil, aynı zamanda kuracağımız bir dönem var. Bence asıl mesele de burada. Türkiye’nin önüne nasıl bir gelecek koyacağımız. İnsanlara yalnızca neye karşı olduğumuzu değil, nasıl bir ülkede birlikte yaşamak istediğimizi de, nasıl kuracağımızı da anlatmamız gerekiyor. 6 Eylül’e bu anlayışla hazırlanıyoruz. Asıl büyük yürüyüşün de o gün başlayacağını düşünüyoruz.
Önümüzdeki aylarda bir ‘Demokratik Cumhuriyet Hareketi Kongresi’ne gideceğinizi söylüyorsunuz. Nasıl bir hareket öngörüyorsunuz ve bu hareketin içinde kimler yer alacak? Mevcut bileşenleriniz kimler ve bu kararlaşma sürecine ne kadar ortaklar? Sizce Demokratik Cumhuriyeti kimler istiyor?
Demokratik Türkiye, ülkenin yüz yıllık muhasebesi ve yüz yıllık gelecek tahayyülünün tam ortasında duruyor. Bugüne kadar tekçi, cumhuru yok sayan bir yönetim anlayışıyla geldik. Bu, öyle sıradan bir şey değil; arkasında sayısız acı, haksızlık, yoksulluk ve peş peşe krizler var. Bugün Türkiye’nin çözemediği ekonomik, siyasi, toplumsal bütün sorunların cevabı Demokratik Cumhuriyette. Yani bu sadece bir ideoloji meselesi değil; yüz yıllık geçmişe ve geleceğe bakınca en güçlü yol, cumhuriyeti demokratikleştirmek. Biz de bunu yapmak istiyoruz. Demokratik Cumhuriyet, birlikte yaşamanın bir formülü ve biz bunu hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Bizim siyaset geleneğimiz her zaman ikna etmeye dayanır, dayatmaya değil. Bileşenlerimizle ve dostlarımızla bu süreci oturup konuşa konuşa ilerletiyoruz. Farklı fikirlerin bizi gerçekten zayıflatmadığını, tam tersine güçlendirdiğini biliyoruz. Türkiye’yi tek tipçilik kurtarmaya çalışırken kendimiz tek tipçilik yapamayız zaten. Bu yüzden hep ikna yöntemiyle, müzakereyle ve ortak zemin arayarak birlikte yürüyoruz. Bu aşamada isim düzeyinde konuşmak erken olur. Şu an yürütülen çalışma, çok farklı kesimden kişi ve yapıların bu sürece dahil olmasını hedefliyor. Amacımız; farklı kimliklerin, inançların ve toplumsal kesimlerin kendini ifade edebileceği ortak bir çatı kurmak. İsimler zamanı geldiğinde netleşecek, ama çerçeveyi şimdiden bu genişlikte kuruyoruz.
Somut olarak, Demokratik Birlik içerisinde ve çeperinde olan ya da olması gereken değişik Kürt kesimleri, bu Demokratik Cumhuriyet Hareketi Kongresi’nin neresinde yer alacaklar? Ya da alacaklar mı?
Şunu söyleyeyim: bu konuda hiç tereddüdümüz yok, evet yer alacaklar. Hem de sadece yer almayacaklar, bu hareketin kurucu unsurlarından biri olacaklar. Daha güçlü yer almaları için çalışacağız. Kürtler arası birliği sürekli konuşmamızın nedeni de bu. Çünkü biliyoruz ki tek başımıza değil, birlikte güçlüyüz. Bu yüzden kapımız sadece DEM Parti’ye gönül vermiş Kürtlere değil, farklı siyasi görüşten, farklı programdan gelen bütün Kürt dinamiklerine açık. Her konuda aynı düşünmeyebiliriz, bu doğal. Ama bizi bir arada tutan ortak paydalar var ve asıl mesele o paydalarda buluşabilmek. Biz meseleye böyle bakıyoruz. Kürt partileriyle, farklı oluşumlarla zaten dönem dönem bir araya geliyoruz, görüş alışverişinde bulunuyoruz. Nitekim 2004 yılında Demokratik Toplum Hareketi de baştan itibaren temsili siyasetin değil, toplumsal yatay örgütlenmenin çatısı olsun diye kurgulanmıştı; bu alanda siyaset yapacak herkesin önceliğinin de bu olması gerektiğini o gün kamuoyuyla paylaşmıştık. Sandıklar kuruldu, kurucu delegeler belirlendi ve Kürtlerin farklı yapılarından birçok farklı isim bu çağrıya gerçekten olumlu karşılık verip hareketin içinde yer aldı. Ben bunu bizzat yaşadım. Şimdi Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nde de hedefimiz aynı: yelpazeyi olabildiğince geniş tutmak. 6 Eylül Kongresi’nin ardından Kürt partileri, dinamikleri ve önde gelen şahsiyetleriyle bir bir görüşecek, oturup konuşacağız, bir yol bulacağız.
Demokratikleşme için toplumsal talebin görünür olması gerekiyor. Sizce Türkiye’de Kürtler dışındaki geniş toplumsal kesimlerde böyle bir talep var mı?
Aslında burada iki şeyi ayırmak lazım: talebin var olması ile o talebin pratikte görünür olması aynı şey değil. Cumhuriyet tarihine bakarsak, toplumun bir kesiminin itiraz etmediği bir dönem var mı hiç? Yok. Her dönemde demokratik, eşitlikçi talepler oldu. Bazen güçlü çıktı, bazen istediğimiz kadar görünür olmadı, ama hiç eksik olmadı. Özellikle 2015’ten sonra devletin otoriterleşmesi, rejimin gittikçe sertleşmesi, aslında demokratik talepleri daha da büyüttü. Bugün sadece Kürtler değil, toplumun çok farklı kesimlerinde bu talep var. Demokrasi istiyorlar, barış istiyorlar. Kürtlerde bu talebin daha görünür olmasının bir nedeni de şu: Kürtler Türkiye’de örgütlü ve dinamik bir güç, o yüzden sesleri daha çok duyulabiliyor. Ama mesele sadece Kürtlerin meselesi değil. Bugün kime dokunsanız mutlaka daha iyi ve özgür koşullarda yaşamak için taleplerini sıralar. Bence asıl bakmamız gereken yer şu: bu talepleri güçlendirecek politik ortaklıkları nasıl kurarız? Demokratik Cumhuriyet Hareketi de tam olarak bunun için ihtiyaç; bu dağınık talepleri bir araya getirip ortak bir güce dönüştürmek için.
Peki ‘Demokratik Cumhuriyet Hareketi Kongresi’’ni nasıl toplumsallaştıracaksınız?
Biz bunu sadece bir kongre yaparak ya da bir isim ortaya koyarak toplumsallaştıramayız. Demokratik Cumhuriyet fikrinin toplumda karşılık bulması için insanlarla yeniden ve daha güçlü bir bağ kurmamız gerekiyor. Bence önümüzdeki dönemin en önemli işi de bu. Kadrolarımızı yenileyeceğiz, örgütlerimizi güçlendireceğiz. Ama bununla yetinmeyeceğiz. Toplumun değişik kesimleriyle, kadınlarla, gençlerle, işçilerle, emekçilerle, aydınlarla, sanatçılarla, farklı inançlardan ve farklı siyasi geleneklerden insanlarla daha doğrudan bir ilişki kuracağız. Çünkü toplumun bize gelmesini bekleyemeyiz. Biz topluma gitmek zorundayız. Mahalleye, sokağa, işyerine, üniversiteye, köye, kente girmek; insanların ne düşündüğünü, neye itiraz ettiğini, ne beklediğini yeniden dinlemek zorundayız. Bunun kolay olmadığını biliyoruz. Kendi çevremizin dışına çıkmak, yıllardır bizi izleyen ya da bizimle aynı yerde duran insanların ötesine ulaşmak ciddi bir emek istiyor. Ama tam da bunu yapmamız gerekiyor. Bu çerçevede çok farklı kesimlerle ve şahsiyetler görüşmelerimiz oluyor. Bizzat katıldığım çok sayıda görüşme oldu. Görüş ve önerilerini alıyoruz. İsmini duyunca şaşıracağınız birçok isim yeni oluşuma katılmaya hazır olduğunu söylüyor. Farklı düşünen insanlarla aynı zeminde buluşmak, kendi kimliğimizden ve mücadelemizden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, kendi birikimimize güvenerek daha geniş bir demokrasi fikrinin parçası olabilmek anlamına geliyor. Bizim 35 yılı aşan bir mücadele deneyimimiz var. Çok ağır dönemlerden geçtik, çok şey öğrendik. Şimdi bu deneyimi sadece kendi içimizde tutmanın değil, Türkiye’nin ortak geleceği için kullanmanın zamanı. Demokratik Cumhuriyet Hareketi dediğimiz şey de tam olarak buradan çıkıyor. Bir partinin sınırlarını aşan, toplumun farklı kesimlerini ortak bir demokratik zeminde buluşturan bir anlayıştan söz ediyoruz. Bunu çok kısa bir sürede elbette gerçekleştiremeyiz. Adım adım, sabırla ve sahada çalışarak yapacağız. İnsanların hayatına dokunmadan, onların sözünü dinlemeden, sadece kürsülerden konuşarak böyle bir hareket kurulamaz. Bizim için asıl başarı, bir gün Türkiye’nin herhangi bir yerinde, daha önce bizimle yan yana gelmemiş insanların “Bu ülkenin geleceğinde benim de sözüm var” diyebilmesi olacak. Demokratik Cumhuriyet fikrini ancak böyle büyütebiliriz.
Türkiye’de barışa en yatkın kesimlerin başında kadınlar ve Aleviler geliyor. Kadınların ve Alevilerin yürüyen sürece katılımı ve etkisi ne durumda? Sürece dahil olabiliyorlar mı? Parti olarak kendinizi bu kesimlere yeterince anlatabiliyor musunuz?
Türkiye’de barışa yatkın büyük bir çoğunluk var. Fakat kadınlar ve Alevilerin barışa katkısı, sürecin yürütülmesi gibi noktalarda rolü büyük güç katıyor. Barış sürecinin bu noktada gelmesinde kadınların ve Alevilerin büyük bir moral, toplumsal, siyasal katkısı oldu. Alevi örgütleriyle ve Alevi toplumuyla her an iletişim halindeyiz. Hakeza kadınlar barış sürecinin en güçlü inisiyatiflerini kurarak sürecin içindeler. Dolayısıyla barışın sahibi biz, misafiri onlar gibi bir noktada değiliz. Derdi olan en çok barışı ister. Bu nedenle barışın sahibi kadınlardır, Alevilerdir ve ülkenin bütün ezilenleridir. Partimiz ile iletişim ve temas sorunları kuşkusuz oluyor. Fakat sürekli iletişim halinde olmak, birbirinin duygusundan, dünyasından anlamak gibi avantajlara sahibiz. Ve bu avantajlar rotamızın şaşmamasını sağlıyor.
Bir tarafta demokratik toplum inşası ve barış süreci için çalışırken, diğer tarafta parti çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Ancak özellikle yerel yönetimlerde yaşanan bazı sorunlar kamuoyuna yansıyor; ihraçlar, geri çekilmeler ve disiplin süreçleri gibi. Bu durum niye gelişti? Gelişen sorunlar yapısal mı, yoksa konjonktürle mi ilgili? Bunu seçmene nasıl izah ediyorsunuz?
Önce şunu net söyleyeyim: bizim için yerel yönetim demek şeffaflık demek, kolektif akıl demek, kadın özgürlükçü bir bakış demek, halkın karar süreçlerine gerçekten girmesi demek, kaynakların titizlikle korunması demek. Bir yerde bunlarla açıkça çelişen bir hâl varsa, biz “seçildi, artık kimse dokunamaz” diyen bir gelenek değiliz. Öyle bir rahatlığımız yok, olmamalı da. Şunu da eklemek isterim: bugün belediyelerimize baktığınızda, imkansızlıklara rağmen gerçekten emek veren, halkın derdiyle uğraşan, önemli işler çıkaran çok sayıda belediyemiz var. Bunu görmezden gelmek haksızlık olur. Ama tabii ki istediğimiz düzeyde olmayan, eksiği, yanlışı olan belediyelerimiz de var. Orada kusur kimdeyse, bunu düzeltecek yolu da biz buluruz. Ama belediyelerimizin toptan hedef tahtasına konulmasını da doğru bulmuyoruz. Zaten bakın, hangi siyasi gelenek kendi belediyesindeki sorunu bu kadar açık yüreklilikle, hesap vererek çözmeye çalışıyor? Bizim farkımız tam da burada. Bir de şunu düzelteyim: “bir tarafta barış süreci, öte tarafta parti işi” diye iki ayrı hat yok aslında. Tek bir iş var. Barış masada imzalanır ama mahallede, sokakta kurulur. Bizim için belediye sadece bir hizmet alanı değil, demokratik toplumun kurulduğu yerdir. Sorun var, evet. Bunu inkâr edecek değiliz. Bir siyasi hareketin olgunluğu, sorunsuz olmasından değil, sorununu nasıl çözdüğünden belli olur.
Sorunların bir kısmı da gerçekten yapısal. Yıllarca kayyumlarla kesintiye uğratılmış bir yerel yönetim mirasından bahsediyoruz. Kurumsal hafızası dağıtılmış, borç yükü bindirilmiş, kadroları tasfiye edilmiş kentleri devraldık. Üstüne bir de ülkenin ekonomik krizi, belediyelerin mali açıdan sıkıştırılması, siyasi baskının eklendiği ağır süreçler yaşadık. Ama her şeyi dışarıya, “bize yapılanlara” bağlamak da doğru olmaz. Kendi eksiğimizi, yanlış tercihimizi, denetim zaafiyetimizi gördüğümüz yerde açıkça konuşuyoruz. Şunu da açıkça koymalıyız ortaya: Yeni bir dilden, yeni bir siyasetten bahsediyorsak, yerel yönetim bakış açımızdaki eksiklikleri görmeliyiz. Nerede yanlış yapıyoruz, nerede tıkanıyoruz? Ölçü sadece “ politik kimlik olmamalı”. Politik bakış elbette önemli ama yanına liyakati de koymak zorundayız. Yoksa olmuyor. Bir de şu var: belediyeler ile ilgili kurullar arasında zaman zaman aksayan, tıkanan bir ilişki var. Bunu görmezden gelemeyiz. Burada iş sadece belediyelere yüklenerek çözülmez. Sorumluluk kimdeyse, kurullardan, parti örgütünden ilgili birimlere kadar herkes kendi eksiğine bakacak. Topu tek bir tarafa atıp “asıl sorun oradaymış” demek kolaycılık olur, bize yakışmaz. Önümüzdeki dönemde bu soruların yanıtını, sorunların çözümünü ortak akılla, beraber oturup arayacağız.