Bakırhan: "Suriye’ye sessiz kalanlar Türkiye’ye etkilerini görünce geç kalacaklar"

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Türkiye’deki süreçle yakından ilgili olduğu ifade edilen Suriye’deki son gelişmeler konusunda, “Bir 'bitiş' değil; fırtınanın ortasında gemiyi batırmadan süreci yönetme hamlesi” dedi.

TİGRİS HABER - Deneyimli parlamento muhabiri Ceren Bayar'ın sorularını yanıtlayan Bakırhan, "Kazanımları sadece muharebelerin sonuçları içinde okumak yanıltıcıdır. Suriye’de Kürtler kendi toprağında, kendi kimlikleriyle kalıcı hale geldi. Bu kazanımı küçümsemek, yürütülen mücadeleye haksızlık olur. Savaşın gürültüsü, masanın dilini boğmamalıdır" diye konuştu. Bakırhan, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Halep'teki çatışmalardan önce Rojava ile temasının bulunduğunu belirterek, Türkiye’nin de hem askeri hem diplomatik hem de moral olarak Şam rejiminin destekçisi olduğunu vurguladı. Son on gündür yaşananların Kürtleri tarihte olmadığı kadar duygusal anlamda olumsuz etkilediğini kaydeden Bakırhan, muhalefete de seslendi ve “Bugün Suriye'ye sessiz kalanlar, yarın Türkiye'ye etkilerini görünce itiraz etmek için geç kalacaklar" dedi.

Röportajın ilgili kısımları şöyle:

"4 Ocak’ta Şam’da anlaşmalar çoğunlukla sağlanmışken masa devrildi"

-Suriye’de son bir haftadır önemli gelişmeler yaşanıyor. Öncelikle bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok büyük alt üst oluşların yaşandığı bir süreçteyiz. Hepimizi ilgilendiren kritik gelişmeler var. Birkaç önemli durumun altını çizmek gerekirse, ilk olarak, Ortadoğu'daki 'merkeziyetçi iflas' ve 'Üçüncü Yol'un haklılığı ortaya çıktı. Bölgede uzun süredir tüm olaylar katı bir merkezi sistem ile buna direnenler arasında geçiyor. Suriye'deki durum da özü itibariyle buraya sıkışmış durumda. Katı merkezi anlayışta diretenlerin pratikleri Dürzilere, Alevilere katliam ve itaate zorlama ile kendini gösterdi. Şimdi aynı refleks Halep'ten başlamak üzere Kürtler üzerinden prova edilmek isteniyor.

Bunu önlemenin en etkili ve kalıcı yolu şüphesiz diyalog ile sorunları çözmektir. Fakat bu girişim, 4 Ocak'ta Şam'da masada iken, anlaşmalar çoğunlukla sağlanmışken masanın devrilmesi ile ortadan kalktı. Yani geçici Şam Hükümeti hem bu başlayan savaştan hem de 10 Mart'ın uygulanmamasından sorumlu taraftır. Bunları net bilmek gerekiyor, yoksa eksik ve yanılgılı yorumlara boğuluruz.

“Ankara’da yapıcı, Suriye’de yıkıcı olamazsınız”

Anlaşıldığı kadarıyla çeşitli ülkeler hem Paris hem de Paris öncesi geçici hükümete yeşil ışık yaktı. Türkiye bu olan bitenlerin içinde aktif yer aldı. İkincisi, Mazlum Abdi'nin de ifade ettiği üzere açık bir savaşa çekme durumu var. Daha açık ifade edeyim; bir iç savaş tasarlanmak isteniyor. Bu aleni bir tuzak ve ucunda yüzbinlerce Kürt’ün hayatı var. Türkiye'de silahların bırakılmasını konuştuğumuz ve çatışmalara çözüm aradığımız bir dönemde, Suriye'de savaş tırmandırılmak istendi. Bundan ötürü "Ankara'da yapıcı, Suriye'de yıkıcı olamazsınız" dedik. Bu kabul edilir bir durum değil çünkü devam eden sürece de açık bir sabotaj.

“Suriye'yi Türkiye'de devam eden sürecin önüne koşamazsınız”

PKK kendi fesih kararını almışken, hâlâ PKK gerekçesiyle Rojava'ya saldırı yapılması, hedef gösterilmesi kabul edilemez. Bu konuda daha önce de defalarca şunu söyledik: Suriye'yi Türkiye'de devam eden sürecin önüne koşamazsınız. Bu yanlıştır.

“Güvenlikçi kanat tüm gündemi buraya kaydırdı”

Ortada bir "Ankara paradoksu" vardır. Oysa "Ankara çözümü" arıyoruz. Buradaki her gelişme oradaki çözümü zaten hızlandırır. Yürütme erki de bunun yanlış olduğunu yer yer kabul etti fakat tercihini bu seçenekten kullanmadı. Güvenlikçi kanat tüm gündemi buraya kaydırdı.

“Duygusal ve siyasal dengeyi iyi kurmak gerek”

Savaşın kısır döngüsünden çıkmaya çalıştığımız bir dönemde, yeniden savaşa mı girmek gerekiyor yoksa stratejik düzeyde ele alınan yaşam ve çözüm modeline göre mi gitmek gerekir? Savaşın kısır döngüsüne karşı, siyasetin ve diplomasinin gücünü kullanmak zafiyet değil, stratejik bir gerekliliktir. Rojava yönetiminin bu anlamda aldığı veya alacağı karar önemlidir. Görüşmeler sürüyor. Sayın Abdi bugün Şam'a gideceğini söyledi. Duygusal ve siyasal dengeyi iyi kurmak gerektiğini düşünüyorum. Sonuç olarak Kürt realitesi tanınmalıdır. Bunu yok sayan her girişim sadece Suriye'yi değil, tüm bölgeyi istikrarsızlığa sürükler

"Kazanımları sadece muharebelerin sonuçları içinde okumak yanıltıcıdır”

-Mutabakatın Kürtlerin kazanımlarını yok ettiği, Kürtlerin sahada ve masada yalnız bırakıldığı yorumları için ne söylemek istersiniz?

Suriye'de Kürtler yarım asırdan fazladır mücadele ediyor. Son 15 yılda binlerce evladını toprağa verdi. Bugün Şam rejimi Kürtlerle görüşmek zorundaysa, bazı haklarını tanımaya mecbur kaldıysa, bu uzun ve bedelli mücadelenin sayesindedir.

Kazanımları sadece muharebelerin sonuçları içinde okumak yanıltıcıdır. Kürtler burada önemli bir yönetim tecrübesi kazandı, halkların bir arada yaşayabileceğini pratikte gösterdi. Kürtlerin kazanımı bir toprak parçasından önce kurulan toplumsal-siyasal irade, ortak yaşam düzeni, kadın özgürlüğü çizgisi, yerel yönetim tecrübesi ve DAİŞ'e karşı kurulmuş meşru savunma gerçeğidir. Şara'nın imzaladığı kanunnamede Kürtlerin dil, kültür ve vatandaşlık haklarının tanınması tesadüf değil, bu mücadelenin sonucudur.

"Kürtler kendi toprağında, kimlikleriyle kalıcı hâle geldi; bu kazanımı küçümsemek haksızlık olur"

Yalnızlık iddialarına gelince; Kürtler bu süreçte kimsenin 'ileri karakolu' veya 'piyonu' olmayı kabul etmeyerek, bedeli ağır da olsa kendi öz güçlerine dayanan onurlu bir 'Üçüncü Yol' siyasetini tercih etti ve kazandı. Bölgede büyük güçlerin oyunları var, bunu görmek gerek. Ama asıl mesele şu: Kürtler kendi toprağında, kendi kimlikleriyle kalıcı hale geldi. Bu kazanımı küçümsemek, yürütülen mücadeleye haksızlık olur. Savaşın gürültüsü, masanın dilini boğmamalıdır.

"Mevcut mutabakat bir 'bitiş' değil; fırtınanın ortasında gemiyi batırmadan süreci yönetme hamlesi"

Siyaset kurumu ve mücadele yürütenler ajite olursa reeli göremez. Reeli görmemesi durumunda da yanlış pozisyon alır. Mevcut mutabakat bir 'bitiş' değil, fırtınanın ortasında gemiyi batırmadan, demografiyi ve siyasi iradeyi koruyarak süreci yönetme hamlesi olarak görmek daha doğru olur.

"Kürtler doğal sınırlarına döndü; bu sınırlar içinde idari ve siyasi statüsünü koruyacak"

Reel olan şu, Kürtler doğal sınırlarına döndü. Artık bu sınırlar içinde idari ve siyasi statüsünü koruyacak. Kürtler burada kalıcı bir siyasi özne oldu, yönetim tecrübesi kazandı, halkların bir arada yaşayabileceğini dünyaya gösterdi. Bu, hiçbir güç oyunuyla silinemeyecek bir kazanımdır.

“ABD'nin dahil olmadığı ve onay vermediği bir saldırının gerçekleşmesi imkânsız"

-Uzun yıllar IŞİD'le savaşan SDG'nin ABD ile askeri düzlemde bir işbirliği vardı. Gelinen aşamada ABD'nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD'nin dahil olmadığı ve onay vermediği bir saldırının gerçekleşmesi imkansızdır. SDG, ABD ile birlikte uzun yıllar IŞİD'e karşı savaşmış, güvenilir bir ortaklık yapmıştır. Fakat SDG başta olmak üzere dünyadaki herhangi bir güç, başka bir güce sırtını yaslayarak veya yüzde yüz güven duyarak bir yere varamayacağını bilir.

“Saldırılar Paris anlaşmasından ve Türkiye'nin teşvikinden bağımsız değil"

ABD ve diğer tüm küresel güçler önce kendi çıkarlarını düşünürler. Suriye'de Kürt halkına karşı on gündür süren saldırıların Paris anlaşmasından ve Türkiye'nin teşvikinden bağımsız olmadığı açıktır. Saldırılar belli bir aşamaya geldiğinde ise ABD devreye girip geçici Şam yönetimiyle SDG arasında ateşkes ve 14 maddelik anlaşma imzalanmasına aracı oldu.

Eğer bölgede birbirimize saygılı, eşit, demokratik, özgür bir düzen kurmazsak hep bir gözümüz uluslararası güçlerde olacak, onlar hep son sözü söylemeye devam edecek. Bu, bölge için her aktörü kapsayan büyük bir yanlıştır. Türk-Kürt, Kürt-Arap ilişkilerini ABD'nin rızası veya onayına bırakılmış saldırılarla zehirlememek gerekir.

“Halep'ten önce Sayın Öcalan'ın Rojava ile teması oldu, önerilerini iletti”

-İmralı Heyeti, son görüşmeden sonra kısa bir açıklama yaptı. Öcalan’ın Suriye’deki tüm sorunların diyalog, müzakere ve ortak akılla çözülmesi gerektiğini vurguladığı aktarıldı. Bu son süreçte bir rolü oldu mu Öcalan’ın?

Sayın Öcalan olası büyük bir savaşın önüne geçmek için çokça uyardı. Elinden geleni yapacağını her seferinde ifade etti ki yapıyor da. Bu konuda büyük çaba sahibidir. Hatta şunu da net ifade edeyim: Halep'ten önce Sayın Öcalan'ın Rojava ile teması oldu. Önerilerini iletti. Bu öneriler sorunların çözümüne dairdi. Bu bilinmesine rağmen, âdeta bu çabaya cevap günler sonra Halep'te savaşı siviller üzerinden tırmandırma girişimi oldu.

Öcalan Suriye sahasını tüm dinamikleriyle en yakından bilen kişilerden biridir. Oradaki dinamiklerin potansiyelini de ifade etti yeri geldiğinde. Bu anlamda 4 Ocak'ta masayı deviren taraflar açık şekilde olası bir çözümden korkanlardır, Sayın Öcalan'ın çabasına açıktan karşı çıkıp komplolara başvuranlardır. Bunu böyle okuyoruz.

“Yeni ve demokratik bir mutabakata ihtiyaç var"

-Bu aşamada 10 Mart Mutabakatı'nın akıbeti ne olacak?

Halep saldırısıyla Suriye rejimi 10 Mart Mutabakatı'nı zaten ihlal etti. Bu mutabakat taraflar için kötü bir deneyim ve hafıza bıraktı. Şam'daki görüşmelerin sonucunu bilmiyoruz ama açık ki, Kürtlerin siyasi, idari, kültürel ve hukuki haklarını güvence altına alacak yeni ve demokratik bir mutabakata ihtiyaç var. Mevcut durumda yeni bir mutabakatın daha hayırlı olacağını düşünüyoruz.

“Türkiye bu saldırıları desteklemiş ve teşvik etmiştir”

-6 Ocak'ta Halep'te başlayan ve Fırat'ın doğusuna kadar uzanan operasyonlarda Türkiye'nin pozisyonu neydi?

Türkiye'nin hem askeri yardımlar hem diplomatik hem de moral olarak bu saldırıların destekçisi olduğu biliniyor. Sosyal medyada veya resmi açıklamalarda bu gerçeği apaçık şekilde görüyoruz. Türkiye bu saldırıları desteklemiş ve teşvik etmiştir.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kürt-Türk stratejik ilişkilerini esas aldığını söylemişti. Fakat Suriye'de başka bir gerçekle karşılaştık. İktidar Kürt karşıtı bir yerde durarak HTŞ ile stratejik ilişki geliştirdi. Bu durum açık şekilde ortadadır ve Kürt halkını negatif anlamda muazzam şekilde etkilemiştir. Bu zihniyetin tek derdi Kürt karşıtlığını besleyecek yakıtlar bulmaktır. Bu yakıt, bugün Halep'in Kürt mahallelerine dönük saldırılardır.

Bahçeli’nin açıklamaları: Ankara'da uzatılan elin Suriye'de yumruğa dönüşmesi süreci zehirler

-Suriye’deki son 10 günlük süreçte MHP Gene Başkanı Devlet Bahçeli'nin kritik açıklamaları oldu. Hem Bahçeli'nin hem de Türkiye siyasetinin Suriye'deki son gelişmelere dair tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Geçtiğimiz haftalarda da çeşitli vesilelerle ifade ettik. Siyaseten olması gerekenlere değil, olanlara bakarak yol almalıyız. Sayın Bahçeli, Türkiye'de bir çözüm aklının gelişmesine dair yol alınmasından yana olduğunu ifade ediyor. Bunu her fırsatta ifade etti. Biz de olmalı diyoruz. Fakat bunun yolu Suriye'yi öne koşmakla olmayacağı da açık. Şimdi Suriye'de bir uzlaşı zemini olacağa benziyor. Bu saatten sonra süreci ve kalıcı barışı en güçlü şekilde nasıl sağlarız? Tekrar altını çizmek isterim: Barış parça parça inşa edilemez; bütünlüklü cesaret ister. Ankara'da uzatılan elin Suriye'de yumruğa dönüşmesi süreci zehirler.

“Artık Türkiye'nin de cesaretle ve kararlılıkla adımlarını atması gerekiyor”

-Suriye'deki son gelişmeler Türkiye'de devam eden Barış ve Demokratik Toplum sürecini nasıl etkiler? Çözüm süreci Suriye ile ne kadar bağlantılı?

İktidarın elindeki tüm bahaneler artık tükendi. Yıllardır Suriye'deki durumu bahane ederek bu süreci erteledi, oyaladı. Şimdi orada entegrasyon görüşmeleri masaya oturmuş durumda. Artık Türkiye'nin de cesaretle ve kararlılıkla adımlarını atması gerekiyor. Bundan sonraki her geciktirme, her muğlak açıklama, her "ama" ve "fakat" barış ve demokrasi sürecine karşı bir tutumdur. Bunu açık ve net söylüyoruz: Zamana oynama lüksü kalmadı. Bu konudaki uyarımızı net yapıyoruz. Çok hızlı bir biçimde siyasi ve hukuki zemini güçlendirecek demokratik adımlar atılmalıdır.

İki süreç elbette tam olarak birbirinden bağımsız değil, birbirini besleyen ve güçlendiren süreçlerdir. Suriye'de Kürtlerin anayasal haklarına kavuştuğu demokratik bir sistem, Türkiye'deki Demokratik Cumhuriyet vizyonuna da zemin hazırlar. Biz Türkiye'de Demokratik Cumhuriyet'in sadece talepkârı değil, inşa edici gücü olmaya hazırız. Tüm kapasitemiz ve irademizle bunu yapma iddiasındayız. İki ülkede de Kürtler eşit bileşen olduğunda, Türkiye'nin "güvenlik" adı altında sürdürdüğü politikalar da anlamsızlaşacak.

Ömer Çelik’e yanıt: Darbe SDG’den değil, Selefiler saldırdığında alkış tutanlardan geliyor

Öte yandan süreçle ilgili bir hususu daha vurgulamak isterim. İktidar sözcüsü Ömer Çelik, SDG’nin sürece darbe yapmak istediğine yönelik bir açıklama yaptı. Hakikatin büküldüğü çokça örnekle karşılaşıyoruz. Ama hakikatin bu kadar ters yüz edilmesi vicdana sığmaz. Sürece yönelik darbe topraklarını savunan, haklarını koruyan Kürtlerden veya SDG’den değil, Halep’te Kürt mahallelerine Selefiler saldırdığında alkış tutan ve teşvik edenlerden geliyor. Kendisi sosyolojiyle değil, algılarla siyaset yapıyorsa bilemeyiz. Ama Kürt mahallelerine saldıranlara destek olanlar, dünya itidal çağrısı yaparken Kürt mahallelerine saldırıları destekleyenler ve teşvik edenler sürece dönük darbe mekaniğini canlı tutuyor.

Bir yandan Ankara’da barış masası kurulurken, diğer yandan Suriye’de Kürtlere yönelik operasyonlara destek verilmesi samimiyeti sorgulatıyor. İşte bu çelişkili tutum halkımızda ciddi bir güven sorunu yaratıyor. Biz bu sürece inancımızı korumak istiyoruz ama bu tür çelişkili adımlar süreci sabote ediyor. Asıl sorun, barış söylemiyle savaş pratiğini bir arada yürütmeye çalışmaktır. Eğer bu süreç ciddiyse, Ankara ve Suriye politikalarının uyumlu olması gerekir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo ne barışa ne de demokrasiye hizmet eder.

“‘Kürtler ve DEM Parti, AKP'nin oyununa geldi’; apolitik bir bakış açısı”

Aynı şekilde çözüm süreci için de “Kürtler'in ve DEM Parti'nin AKP'nin oyununa geldiği”, “yine hayal kırıklığı yaşayacakları” yorumları yapılıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Bu algılar üretiliyor ve bazı kesimlerde de alıcı buluyor. Bunu anlıyoruz. Fakat bu apolitik bir bakış açısıdır. Biz barışın kime yaramayacağını iyi biliyoruz. Barış olursa demokrasi gelir. Hukuk güçlenir. Özgürlükler büyür. Bundan en çok baskıcı rejimler, otoriter karakterler, tekçi anlayışlar, ulusalcı-milliyetçi çevreler zarar görür. Dolayısıyla barış AKP'nin işine yaramaz. 86 milyona fayda sağlar.

Biz hayal kırıklığı yaşamıyoruz. Sürecin başladığı gün itibariyle AKP'nin veya MHP'nin köklü bir zihniyet değişimi yaşamadığını da biliyoruz. Eşyanın tabiatına aykırı... Biz barış ve demokrasi masasını kim kurarsa o masada yer alır; barış ve demokrasiyi büyütmeye çalışır ve siyasetimizi de yaparız.

“Suriye'ye sessiz kalanlar, yarın Türkiye'ye etkilerini görünce itiraz etmek için geç kalacaklar”

Bu vesileyle geniş muhalif camiaya seslenmek istiyorum. Suriye'de yaşananlar sadece Suriye sınırlarını etkilemeyecek. Ortadoğu'nun genelinde siyasal trendleri ve ideolojik çerçeveleri etkileyecek. Bugün Suriye'de eşitlik, hukuk, adem-i merkeziyetçilik, laiklik değerleri etrafında bir rejim oluşması için aktif mücadele etmeliler. Bugün Suriye'ye sessiz kalanlar, yarın Türkiye'ye etkilerini görünce itiraz etmek için geç kalacaklar.

“Son on gündür yaşananlar Kürtleri tarihte olmadığı kadar olumsuz etkiledi”

-Çatışmalar başladığından beri sahadasınız. Kürtler başta olmak üzere toplumdan nasıl tepkiler alıyorsunuz? Yaşanan bu olayların yansımaları nasıl?

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlarında Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş süreci tarif ederken “Kürtlerin onuru, Türklerin gururunun korunduğu bir süreç yaşanıyor” demişti. Maalesef son on gündür Suriye’de Kürtlere dönük yapılan saldırılar ve bu saldırılara dair Türkiye’den atılan zafer naraları, HTŞ’den bile önce yapılan kutlamalar, sevinç çığlıkları Kürtleri tarihte olmadığı kadar duygusal olarak olumsuz etkiledi. Her Kürt mahallesinde, her Kürt’ün evinde yaşananlara dair büyük bir öfke ve duygu kırılması var.

Kaç gündür Kars’tayım. Burayı bilenler, bilir. Farklı halklar, inançlar, kültürler yüzlerce yıldır bir arada yaşıyor. Bu kentte bile Kürt’ün öfkesi ve duygu kırılması hissediliyor. Ne yazık ki, bu kırılmanın etkilerini ileride yaşama ihtimalimiz var.

“İktidar sözcüleri Türk-Kürt ilişkilerinde büyük yaralara neden olacak bir tutum içerisinde”

Sosyoloji ve duygu-siyaset ilişkisi böyle bir şeydir. Bugün HTŞ namına Kürt’e karşı zafer coşkusu yaşayanlar Türkiye toplumunun geleceğine verdikleri zararın farkındalar mı emin değilim. Söyledikleri, gerçeklere ve duygulara yetmiyor. Barış arayışında olduğunu iddia eden akıl, halklar arasına düşmanlık tohumu ekemez. Asgari düzeyde buna dikkat gösterir. İktidar sözcüleri Türk-Kürt ilişkilerinde büyük yaralara neden olacak bir tutum içerisindedir.

Ne kadar “Kürtlere karşı değiliz” deseler de gerçeği onlar belirlemiyor. Gerçeği belirleyen Kürt halkının yaşananları nasıl yorumladığı, tanımladığı ve hissettiğidir. Sınırın bu tarafı veya o tarafı fark etmez. Kürt Kürt’tür. Burada barış orada “düşman” diyerek ancak kendilerini kandırıyorlar. Barışmak isteniyorsa, uygulamada bütünlüklü olmak gerekiyor. Suriye’deki Kürt politikasıyla Türkiye’deki Kürt politikası birbirinden ayrılamaz. Her ikisi de bütünlüklü hak ve eşitliği gözeten barışçıl bir politika olmalıdır. Barış, haritaya bakılarak değiştirilen bir tavır değildir; tutarlılık isteyen ahlaki ve siyasal bir tercihtir. Türkiye’de barış nutukları atıp, Suriye’de bunun zıddı bir hat izlemek barışı güçlendirmez, onu içten içe çürütür. İktidarın Suriye’de sürdürdüğü bu politika, yalnızca yanlış değildir; Kürt halkının onurunu zedeleyen, eşitlik ve ortak yaşam duygusunu yaralayan bir çizgidir.

(Alıntı)

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri