“Ben gidiyem” dedi ve Gitti!

Şeyhmus DİKEN

 

 

 

 

“sağlığında nice ehl-i hünerin

bir tutam tuz bile konmaz aşına;

öldürüp önce, onu açlıktan,

sonra bir türbe çatarlar başına.”

Süleyman Nazif

 

 

Çok iyi hatırlıyorum, o tarihlerde yazdığım bir yazı nedeniyle not düşmüşüm; 16 Nisan Pazar günü akşam saatlerinde bir arkadaşım arayıp durumu anlatmış! Seyda, nam-ı diğer Mustafa Gazi “ağır bir kalp krizi geçirmiş, karaciğeri de su toplamış, hastaneye kaldırmışlar, durumu iyi değil! Aman bir müdahale” demişti... O gece doktorları aramış, durumu hakkında bilgi almıştım. 

 

Tek göz evinde bir başına yaşamaya çalışan Seyda kalp krizi geçirmiş. Pek hareket edemeyince de kapıyı açıp kimseye bilgi verememiş. Fark edilip hastaneye kaldırıldığında artık iş işten geçmiş. Kalbinin yüzde 80’i çalışmıyor. Karaciğeri su toplamış. Oksijen maskesiyle nefes almaya çalışıyordu...

 

Yoğun bakım odasına çok kısa süre için girmiştim. Sırtüstü uzanmıştı. Görünce yüzü ışımış yanına varmam için işaret etmişti. Varmıştık yanına, hâl hatır sorunca; yazdığı şahsiyetlerin dili ve kelamınca “Ben gidiciyem Şeyhmus!” dedi. Qırıqça ve dahi Kentin kelamınca bir sitemdi sanki!

 

“Dur bakalım Seyda nereye! Doktorun arkadaşım olur, konuştum kendisiyle. Sana uzun süren bir tedavi uygulayacaklar. Direneceksin ve o gitme meselesini de unut” demiştim.

 

Sonra çıkmıştım yanından ve düşünedurmuştum. Birkaç yıl önce Büyükşehir Belediyesi’nde asgari ücretle çalışırken “hayli Kürdi eleştirel dili”ne ceketinin düğmesini dahi iliklemeyi beceremeyip yüksek perdeden ahkâm kesen has “kültürlü muhterem zatlar” tahammül edemeyip yol verdirmişlerdi. Halbuki o küçücük asgari ücretin bile Seyda gibi yalnız yaşayan bir insanın hayata bağlanmakta ne denli önemli bir destek olduğunu bilselerdi...

 

Seyda, Mustafa Gazi hastanenin yoğun bakım ünitesinde adeta hayata yeniden dönmenin mücadelesini vermeye sanki kendi iradesine rağmen zorlanıyordu. Gördüğüm tablo oydu!

 

Gitmeyeceksin, biraz sabırlı ol, dayan toparlarsın deyince! “Bir gün iyileşirsem konuşuruz bunları” hastane odasından ben çıkarkenki onun son sözleri olmuştu. Sanki kendisi de artık bir daha toparlanacağına inanmıyor gibiydi. 

 

Bir süre hastanede yattıktan sonra çıktı. Sanatçı arkadaşları Diyarbekir’de Seyda’ya katkı için bir gece düzenlediler. 

 

Sonrasında bir kaç kez görüştük. Hazırlamış olduğu birkaç kitap çalışması üzerine sohbet ettik. En son bir ay kadar önce Sanatçı Şoreş’in Kalan Müzik’ten çıkacak olan Gewr / Gri albümündeki parçalardan biri için hazırlanacak klibe sponsor bulmak üzere Mardinkapı’sında hoş bir sohbetimiz oldu. (Bu arada Seyda’nın emeklerinin çok olduğu Gewr albümü de çıktı).

 

Seyda’yı onun en hit parçası olan “xerîbim” ile bilir Kürtçe müziğe ilgi duyanlar. Ama bilinmeli ki bununla yetinenler yanılırlar.

 

Çünkü Seyda, o kadar çok sanatçıya şarkı sözü vermiştir ki! Koma Azad, Koma Dengê Azadî, Koma Dîjle, Şiyar, Siyabend, Zinar Sozdar, Şîlan, Serdar Metîn, Sebaheddîn Xoce, Şoreş, Selînay, Oruç, Azad Bîlen, Yekbûn, Murat Küçükavcı, Alişan, Îbrahîm Nûhat, Ferhat Kanat, Engin Derya, Evin Beyaz, Ercan Kan, Ferman Toprak, Rojîn ve daha niceleri.

 

Paraya zerre önem vermeyen ve sanki bu işleri gönüllülük temelinde yapan, ruhunun bir yerinde “Kürtçe müzik için para mı alınırmış!” demeye getirip adeta ders vermeye yeltenen bir duruşu vardı.

 

Vefatının ikinci günü hayli üzgün olduğu ses tonundan anlaşılan sanatçı Rojîn beni aradığında Seyda’nın kullandığı bir parçası ile ilgili bir miktar parayı nasıl binbir zorlukla kendisini ikna ederek ancak verebildiğini anlatmıştı.

 

Taziyede yanyana oturup sohbet ettiğim İsveç’ten gelen kardeşi Mahmud Lewendî; “iki konu onun vazgeçilmeziydi: Biri Kürt Dili kültürü folklörü, diğeri de Diyarbekir” demişti. 

 

Kürdün tragedyası Seyda için adeta çıkış noktasıydı. Onu, siyah’ın dışında hiç başka kıyafetle görmedim desem yeridir. Ayakkabısından tutun başından eksik etmediği kumıgına (külah) kadar bütün kıyafeti siyahtı. “Neden” diye soranlara “halkım, Kürt halkı hep acı çekiyor, zulüm görüyor. Benimkisi bireysel bir protesto! Onun için yas rengi, siyah” diyordu.

 

Bu sebeple sanki yine acının sürgünlüğün bestesi sözleri olan xerîbim parçasını İsveç’e sürgüne giden kardeşi Mahmut Lewendî için yazdığını bizzat taziyede kardeşi anlatmıştı bana...

 

Ömrü boyunca “bir hırka bir lokma” misali Diyarbekirli ve nevi şahsına münhasır bir derviş gibi yaşadı.

 

İlk gençlik yıllarında iyi bir atlet olan ve şehir stadında bir uçtan bir uca perende atarak sportmenliğin hasının da tadına varmış olan Seyda son deminde çoklu organ yetmezliğinden gitti öte yakaya...

 

Hastane sürecinde konuştuğum doktoru; “bundan böyle konforlu bir hayatı olamayacak. Zaten öncesinde de olmamış. Sanki kendi bedenine eziyet etmiş gibi. Kontrollü bir yaşamla götürebileceği yere kadar gider...” demişti.

 

Öyle de oldu nitekim...

 

Giderken Kürt müziğine, folklorüne, bir de Diyarbekir’in ötekileri olan; qırıxlara, kabadayılara dair on dolayında kitap ile yüzlerce beste ve şarkı sözü bıraktı ardından.

 

Sekiz ay önce hastane odasında “Ben gidiyem, Şeyhmus...” demişti! Ve gitti. Ruhu şad, toprağı bol olsun nüfustaki adıyla Mustafa Pakdemir; ya da şehirde bilinen adıyla Mustafa Gazî - Seyda’nın...

 

1 Aralık 2017 Diyarbekir

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.