“İnsandan yola çıkılırsa topluma varılır. Toplumsal olan sanatın yolu insandan geçer.”
Bu söz, Orhan Asena’nın yalnızca tiyatro anlayışını değil, hayatını da anlatıyordu.
Bir yanda çocukları iyileştiren bir hekim, diğer yanda insanın iç çatışmalarını sahneye taşıyan bir oyun yazarıydı.
Orhan Asena…
1922 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi.
Çocukluğu, Melikahmet Mahallesi’nde dedesi Rüştü Efendi’nin konağında geçti.
Edebiyat, bazalt taşlarla örülü bu konakta dinlediği şiirler ve tarih anlatılarıyla erken yaşta hayatına girdi.
Ziya Gökalp’in ablası olan babaannesi Sacide Hanım’dan Siyer-i Nebi’yi, yani Hz. Muhammed’in hayatını; Mevlânâ’nın Mesnevi’sini ve papağanın anlattığı hikâyelerden oluşan Tutiname’yi dinledi.
Dedesi ona Fuzuli, Nefi ve Nedim’den şiirler okudu.
Henüz on üç yaşındayken ilk şiiri yayımlandı. Diyarbakır Lisesinde öğrenciyken tiyatro yazmaya başladı.
1939’da liseden mezun oldu; aynı yıl Diyarbakır Halkevinin şiir yarışmasında birincilik kazandı.
1945 yılında İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi.
Anadolu’nun farklı şehirlerinde hükümet tabibi olarak çalıştı. 1955’te çocuk hastalıkları uzmanı oldu.
Fakat hekimliğin yanında tiyatrodan hiç kopmadı.
İlk oyunları beklediği karşılığı bulmadı. O ise vazgeçmedi; yazmayı sürdürdü.
1950’den sonra Türk tiyatrosunun en üretken yazarlarından biri oldu ve “Türk tiyatrosunun Shakespeare’i” olarak anıldı.
“Tanrılar ve İnsanlar”, “Hürrem Sultan”, “Tohum ve Toprak” ve “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe” gibi önemli oyunlara imza attı.
Tarihi yalnızca geçmişi anlatmak için kullanmadı. İktidarı, adaleti, insanın korkularını ve iç çatışmalarını sahneye taşıdı.
2001 yılında hayata veda etti.
Orhan Asena…
Diyarbakır’daki bir konakta dinlediği hikâyeleri, yıllar sonra tiyatronun ışıkları altında yeniden canlandırdı.
Hekim olarak çocuklara, yazar olarak toplumun vicdanına dokundu.