Diyarbakır’ın sokaklarında biriken hikâyeler vardı.
Anlatılmayı bekleyen hayatlar…
Sessiz kalmış kadınlar…
Ve o hikâyeleri yazıya dönüştüren bir kalem:
Esma Ocak…
Diyarbakır…
Tarih boyunca medeniyetlerin kesiştiği kadim bir şehir…
Dicle’nin bereketiyle yoğrulmuş…
Her taşına bir hikâye sinmiş…
Ama en çok da kadınların suskunluğu birikmiş bu şehirde.
Taşın dili vardı…
Sokakların hatırası vardı…
Ve kadınların anlatılmayı bekleyen hikâyeleri…
Esma Ocak,
işte o hikâyeleri yazıya dönüştüren bir kalemdi.
1928 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi.
Hayat onu erken yaşta sınadı.
Okuldan alındı…
Evlendirildi…
Ama o,
kendini yarım bırakmadı.
Hayatın içinden öğrendi.
Gözlemledi.
Biriktirdi.
Ve yazdı.
Yazdıkları süslü değildi…
Gerçekti.
Mahalle aralarını…
Suriçi’nin dar sokaklarını…
Kadınların iç dünyasını…
Yazdı.
Onun satırlarında kurgu değil,
hayatın kendisi vardı.
1981 yılında yayımlanan Berdel,
yalnızca bir kitap olmadı.
Bir coğrafyanın suskun gerçeğini dünyaya duyurdu.
Berdel sinemaya taşındı…
Uluslararası ödüller aldı…
Ve Diyarbakır’ın sesi dünyanın farklı coğrafyalarına ulaştı.
Esma Ocak…
Edebiyat çevrelerinde yetişen bir isim değildi.
Kendi yolunu kendi açtı.
İlhan Selçuk’un dediği gibi,
kendi kozasını ören bir kalemdi.
Ve bir gün,
herkesi sarsan bir gerçeklikle çıktı karşımıza.
Bugün…
Diyarbakır değişti.
Zaman değişti.
Ama onun yazdıkları yaşamaya devam ediyor.
Çünkü o günü değil,
insanı yazdı.
Bugün kendi hikâyesini yazmaya çalışan her kadının içinde,
bir parça Esma Ocak var.
Esma Ocak…
Bir yazar değildi sadece…
O,
yazdıkça konuşan bir şehrin vicdanıydı.