BİR KENTİN İÇİNDEN SÜZÜLEN İNSAN

Bêjdar Ro Amed

Sabahın Yükü Ve Sessiz Kararlılık

Güne her zaman erkenden başlardı. An, henüz günün kendine bir isim vermediği o belirsiz aralıkta uyanırdı. Ev sessiz olurdu; sessizlik bile uykulu ve kırılgandı. Hızlıca hazırlanır, evin içindeki sorumlulukları tek tek yerine getirir, eksik kalmasın diye her şeye bir kez daha bakardı. Çünkü onun için düzen, bir alışkanlık değil, bir tutunma biçimiydi.

Hane düzeni kolay değildi. Aynı çatı altında yaşayan insanların ihtiyaçları, talepleri, beklentileri birbirine dolanır, görünmez bağlarla onu kendine bağlardı. Bazen yorulur, bazen içi daralırdı. Ama bunları kendine saklardı. Gün daha başlamadan tükenmiş görünemezdi.

Hane İçinde Kurulan İş Disiplini

Evde kurduğu düzen, günün geri kalanının da sessiz taslağıydı. Bir odadan diğerine geçerken zihni çoktan işin içine girerdi. Yapılacakları sıralar, eksikleri not eder, henüz kapıdan çıkmadan sorumluluklarının haritasını çıkarırdı.

İş mesaisine başladığında ne yapacağını bilirdi; çünkü düzeni önce içeride kurar, sonra dışarıya taşırdı. Ama zamanla şunu fark etmişti: İçeride kurulan hiçbir denge, dışarının sert rüzgârlarına karşı tam bir koruma sağlamıyordu. Yine de denemekten vazgeçmezdi.

Kentin Nabzını Tutmak

Evden çıktığında çevresine dikkatle bakardı. Kapısını araladı ve sokağın serinliği yüzüne vurdu. Taş kaldırımlar hâlâ nemliydi, bazen çatlaklardan çıkan çimenler sabahın sessizliğinde dikkat çekiyordu. Her sabah aynı sokak, aynı taşlar… Ama hâlâ fark edilecek bir şeyler var, diye düşündü. Arabasına yöneldi, motorun hafif uğultusu sokağın sessizliğini bozdu. Şoför direksiyona geçti, araç yavaşça sokağın kıvrımlarını takip etti; duvarların çatlakları, boyaları dökülmüş binalar geçmişin sessiz izlerini taşıyordu. Bu şehirde her taşın bir öyküsü var, her çatlak bir hatıra.

Yol boyunca fırınlardan taze ekmek kokusu yükseldi. Kahvehaneler camlarından buhar verirken, kapı önünde oturan yaşlı bir adam çayını yudumluyor, köşedeki diğer adam gazeteye bakıyordu. Dışarıdan bakınca sessiz bir rutin, ama her biri kendi dünyasında bir telaş yaşıyor. Aracın penceresinden çocuklar ellerinde sırt çantalarıyla okul yolundaydı; bazıları gülüyor, bazıları sessizce birbirine bakıyordu. Ne güzel… Hayat hâlâ böyle küçük detaylarda saklı.

Dar sokaklardan geçerken pazardan çıkan kadınları, ellerinde torbalarla ilerleyen insanları gördü. Esnaf dükkanlarını açıyor, vitrinlere bakanlar kısa bir mola veriyordu. Binaların taş duvarları ve boyaları, şehrin geçmişini sessizce anlatıyordu. Bazı duvarlarda küçük yazılar, ilanlar veya afişler, kentin gündemini fısıldıyordu. Ne kadar çok hikâye… İnsanlar farkında olmasa da şehir her an konuşuyor.

Araba geniş bir caddeye çıktığında trafik yoğunlaşmıştı; şoför aracı yavaşlatırken insanlar karşıdan karşıya geçiyor, motosikletliler ara sokaklardan hızla geçiyordu. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Ve ben… sadece izliyorum, ama bu izleyiş de bir tür var olma.

Kentin sokaklarını geçtikçe fark etti: burası sadece binalardan ve asfalttan ibaret değildi. İnsanlar, hareketleri, dükkanlar, kaldırımlar, sabah ışığının binalara düşüşü… Hepsi kentin bir parçasıydı. Şehri bütün yönleriyle hissetmek… Belki de bunu anlamak, karar vermekten daha önemli. Arabayla ilerleyen her yolculuk, şehri, yaşayan bir organizma gibi gözlemleme fırsatı sunuyordu. Her sabah aynı yollardan geçmek, ama her defasında yeni bir şey görmek… İşte kadim kent bu, her zaman aynı ama her zaman farklı.

Yollar, kaldırımlar, duvarlar, yüzler… Kent ona her gün başka bir yüzünü gösterirdi. Nabzını tutmaya çalışırdı; çünkü bu kentin kalbi düzensiz atıyordu.

Önünde onlarca plan vardı. Her biri bir ihtiyaca, bir yaraya dokunmayı amaçlıyordu. Ama her planın önüne yüzlerce engel çıkardı. Telefonu durmadan çalardı. Talepler üst üste biner, sesler birbirine karışır, zaman anlamını yitirirdi.

Bazen konuşurken, karşısındaki insanların onu değil, arkasındaki makamı gördüğünü hissederdi. Bu fark, içini soğuk bir sessizlikle doldururdu.

Bitmeyen Eksiklik Duygusu

Çok fazla şey yapmak istiyordu. Yapabileceklerini biliyor, hatta çoğunu nasıl yapacağını da açıkça görüyordu. Ama ne yaparsa yapsın, bir şeyler hep eksik kalıyordu. Yapılanlar sanki görünmez bir duvara çarpıyor, orada askıda kalıyor, yere inmiyordu.

Sorular içini kemirirdi: Neden olmuyordu? Nerede tıkanıyordu bu emek? Bu kadar çaba nereye akıyordu?

Zamanla anladı ki sorun yalnızca eksik yapmak değildi; bazen doğruyu yapmak, görünmez akıntının içinde kalıyor ve boğuluyordu.

İçte Biriken Ama Dışa Taşmayan Çatlaklar

Yalnız kaldığında, zaman yavaşlardı. Gözleri bir noktaya takılır, düşünceler içinden sessizce geçip giderdi. Üzüntü gelir, boğazında düğümlenir, gözleri dolar ve kendini bırakırdı.

Gerilim omuzlarına çöker, nefesi daralırdı. Ama yüzünde sakin, neredeyse nötr bir ifade taşırdı. Çünkü burada duygularını göstermek, çoğu zaman yükü hafifletmezdi; aksine, onu savunmasız bırakırdı.

İçinde çatlaklar oluştuğunu hissederdi ama bunları kimseye göstermezdi. Bazı insanlar, ayakta kalmayı böyle öğrenirdi.

Tepeden Gelen Sesler Ve Daralan Alan

Asıl yoran, yapılan işin kendisi değildi; işin etrafında dolaşan, ama bir türlü adı konulamayan o görünmez çemberdi. Kararlar bazen bir sabah masasında hazır bulunur, bazen günün ortasında hiçbir yere ait olmayan bir cümle gibi düşerdi önüne. Kimsenin doğrudan söylemediği ama herkesin uyması gerektiğini bildiği şeyler… Kaynağı sorulmaz, gerekçesi aranmazdı. Sanki hep oradaymış gibi davranılırdı.

İnisiyatif, kelime olarak vardı ama cümleye hiçbir zaman tam giremezdi. Yerelin sesi, ölçüsüz bulunduğu için kısılır; söylenenler değil, söylenme biçimi sorun edilirdi. Asıl meseleler başka başlıkların altına saklanır, gerçekler sayfaların diplerinde dolaşırdı. Üstte ise her şey düzenli, temiz ve anlatılabilir görünürdü.

O, masada kurulan dünyayla sokakta akan hayat arasındaki mesafeyi her gün biraz daha derinden hissederdi. Bu mesafe önce hafif bir uyumsuzluk gibiydi; sonra açıklanamaz bir huzursuzluğa dönüştü. Zamanla, insanın adım atarken dikkat etmesi gereken bir boşluk hâlini aldı. Ve insan en çok, nerede duracağını bilemediği yerde yorulurdu.

Anlatıya Değmeyen Yaşam

Bazıları vardı; anlatmayı severlerdi. Kelimeleri seçili, cümleleri pürüzsüzdü. Masanın üzerine serilen kâğıtlar, açılan dosyalar, ekrana düşen renkli şekillerle dünya düzenli bir hâl alırdı. Her şey yerli yerindeydi; yalnızca yaşam, biraz uzakta dururdu.

Bu anlatılar sürerken, kentin sokakları yavaşça susardı. Çünkü yürünmemiş yolların, beklenmemiş karşılaşmaların, yüzüne bakılmamış insanların sesi bu düzenli cümlelere sığmazdı. Yaşam, çizgiler hâline geldiğinde hafifler; ağırlığını, direncini, itirazını geride bırakırdı.

O dinlerdi. Dinlerken, söylenenlerle söylenmeyenler arasındaki ince farkı sezmişti. Sorular nazikçe ertelenir, cevaplar özenle yerleştirilirdi. Görmekten çok anlatmak, dokunmaktan çok tarif etmek tercih edilirdi. Çünkü tarif edilen şey, çoğu zaman itiraz etmezdi.

Ve o bilirdi: Bu konuşmalar kırmak için değil, düzeltmek için de yapılmıyordu. Daha çok, her şeyin zaten anlaşıldığını ima etmek içindi. Böylece hiçbir şeyin gerçekten anlaşılmasına gerek kalmıyordu. Düzen, ses yükselmeden, kimse incinmeden, usulca yerinde kalıyordu.

Geriye Dönüş Ve İlk Yanılgı

Bazen geçmişe giderdi. Bu yola ilk çıktığı günleri hatırlardı. İyi niyetin, çalışkanlığın ve doğru planın yeterli olacağını sandığı zamanları… O günlerde değişim mümkündü. Şimdi ise değişimin, izin verilen bir alan olduğunu görüyordu.

Bu farkındalık onu olgunlaştırmıştı ama aynı zamanda ağırlaştırmıştı. Artık her adımı, iki kez düşünerek atıyordu.

Fark Etmenin Sezildiği Yer

Bir gün, akış yine durdu. Nereden geldiği belliydi; uzun zamandır değişmeden duran bir bakışın, kendini tekrar eden bir yön duygusunun sessiz dayatmasıydı bu. Hayatla temas etmeyen ama her şeyi hizaya soktuğunu sanan bu tutarlılık, olup biteni kendi kalıbına çağırıyordu.

Masada kurulan düzenle, sokakta karşısına çıkan gerçeklik arasındaki mesafe artık taşınamaz hâle gelmişti. Çünkü görünen, ezberlenmiş cümlelerle örtülmeye çalışılıyor; yaşam, daha önce karar verilmiş çerçevelerin içine sıkıştırılıyordu.

İçinde yükselen itiraz bu kez bastırılmadı. Ama ses de olmadı. Ne açıklama ihtiyacı duydu ne de kendini savunma. Sadece durdu. Bu duruşta, uzun süredir hissettiği ama adını koymadığı bir şey nihayet yerini bulmuştu.

Çevrede hiçbir şey değişmedi. Konuşmalar sürdü, cümleler akmaya devam etti, düzen kendi kendini onayladı. Ama onun içinde bir eşik aşılmıştı. Artık biliyordu: Sabit kalan bakışlar, yaşamın hareketine değemezdi.

Bu, kimsenin fark etmediği; ama onun için her yönü yeniden belirleyen bir yerdi. Fark etmek, çoğu zaman gürültüyle değil, tam da böyle, sessizlikle olurdu.

Sessiz Nefesin Ritmi

Artık her hareket bir ses yaratmadan ilerliyordu. Görünmez ama canlı, kendiliğinden akan bir nefes gibi… Her adım, her temas, küçük ama gerçek bir etkide bulunuyordu. Dokunun sert çizgileri arasında, sessiz bir ritim kurmuştu; bu ritim ne bağırıyor ne göz önünde oluyordu, ama varlığı hissediliyordu.

Dokunun izin verdiği boşluklardan süzüldü; küçük alanlara hayat üfledi, insanlara nefes alacakları köşeler sundu. Çünkü biliyordu: Değişim, bağırarak değil, sessiz ve ritmik nefeslerle gerçekleşirdi.

Her adımı bir ritim, her ritim bir direnişti. Hiçbir kelimeyle gösterişli değildi; ama zamanla, dokunun içine sinmiş sert çizgiler yumuşuyor, küçük nefeslerin akışı her şeyi nazikçe dönüştürüyordu.

O artık biliyordu: En gerçek güç, kelimelerde değil, sessiz nefesin ritminde yürütülürdü. Ve bu ritim, her sessiz anın içinde dünyaya dokunuyordu.

Görünmez Akıntılar

Bir kenti kurmak, onun ruhuna dokunmak ve insanları kendi yaşamlarının içine çekmek hiç de kolay değildi. İnsanlar boğuluyordu; yoksullukta, umutsuzlukta, görünmez baskılarda… Sanki her nefes bir akıntıya kapılmış, kendi ritminde kayboluyordu.

O bu akıntıları görüyordu. Ama görmek, çözümün anahtarı değildi. Fark ettiği şeyin ağırlığı, ne yapacağını bilmemekle birleştiğinde, yüreğini ağır bir taş gibi sıkıştırıyordu. Her bakışı, her sessiz gözlemi, biriken yükün titreşimini içinde hissediyordu. Yine de bakmayı bırakmıyordu.

Çünkü artık biliyordu: Bir kentin içinden geçmek, önce insanın kendi içinden geçmesini gerektiriyordu. Kendi karanlığını, kendi sıkışmış nefesini fark eden gözler, başka gözlerin karanlığını da aydınlatabilirdi. Sessiz adımlar, fark edilmeyen nefesler, küçük ama etkili hareketler… İşte bunlar, görünmez akıntıların ritmini kuruyordu.

Ve o artık farkındaydı: Bazen değişim, bağırarak değil; akıntının içinden, sessiz ve dolaylı bir ritimle ilerlerdi. Her an, küçük bir boşluk açar, küçük bir nefes bırakır; o nefes, zamanla dünyaya temas ederdi.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.