Diyarbakır’da bazı sesler vardır…
Bir kez duyarsın, sonra bir daha hiç unutmazsın.
Çünkü o ses, sadece kulağa değil;
insanın içine, hafızasına, geçmişine işlenir.
“Ah Muradı böyle, akar gider kardaş bu derdin muradı böyle…”
diye başlayan o uzun hava,
sadece bir türkü değildi.
Bir hayatın özeti değil…
bir şehrin içinden kopan bir sesti.
“Ben derdimi felekten sordum…
Felek dedi:
Bu derdin muradı böyle…”
Derken…
bir çaresizliği değil sadece,
bir kaderi dillendiriyordu.
Mardinkapı’da yükselen o ses,
Hevsel Bahçeleri’ne süzülür…
oradan Dicle’nin serin sularına karışırdı.
Sanki şehir onu dinlerdi…
O da şehri söylerdi.
1946 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi.
Çocukluğu…
gençliği…
hep bir arayışın içinden geçti.
Ali Emiri Ortaokulu’nda okudu bir süre…
Ama o, okulu sadece sıralarda değil,
hayatın içinde öğrenenlerdendi.
Bir hayali vardı…
Ve o hayal, onu çağırıyordu.
O çağrıya kulak verdi.
Ve bir gün,
kendi yoluna yürüdü.
O, türkü söylemek istiyordu…
Ama sadece söylemek değil…
Diyarbakır’ın sesi olmak…
Bu şehrin sevincini, kederini…
sokağını, insanını…
türkülerle dile getirmek istiyordu.
Ve o,
içinde biriken ne varsa
bir bir döktü sesine.
Çünkü bazı insanlar konuşamaz…
Ama türkü söyler.
Bazen bir avluda…
bazen bir düğünde…
bazen bir dost meclisinde…
başını hafifçe öne eğer,
gözlerini kapatır…
ve söylemeye başlardı.
“Nedir çektiklerim senin elinden…
Ne istersin benim gibi garipten…
Her gün bana zulüm etmek suçundan…
Mahkemeye versem seni asarlar…”
O an…
kimse konuşmazdı.
Çünkü o artık türkü söylemezdi…
yaşardı.
Henüz çok genç yaşta
içindeki o sesi takip etti.
Kolay değildi o yıllarda türküye yönelmek…
Ama o, kolay olanı değil
kendi olanı seçti.
1962’de attı ilk adımını.
Yolu, büyük usta
Celâl Güzelses’in kurduğu
Halk Müziği Cemiyeti’ne düştü.
Orada sadece türkü öğrenmedi…
Susmayı öğrendi.
Dinlemeyi öğrendi.
Bir sesin, bir ömrü nasıl taşıdığını öğrendi.
1967’de ilk plağını yaptı:
“Aç kapını sana geldim…”
Bu, sadece bir şarkı değildi.
Hayata vurulan bir kapıydı.
Ve o kapıdan içeri giren,
artık geri dönmeyecekti.
Yıllar geçti…
Sahneye çıktı…
Şehir şehir dolaştı…
1977’de televizyonla buluştu.
Artık sesi sadece meydanlarda değil,
evlerin içinde yankılanıyordu.
1973 ve 1984’te Avrupa’ya gitti.
Türkülerini uzak diyarlara taşıdı.
Ama nereye giderse gitsin,
bir şeyi hiç bırakmadı:
Diyarbakır’ı.
Çünkü onun sesi…
bu şehrin içinde yoğrulmuştu.
O yüzden söylediği her türküde
biraz taş duvarların serinliği,
biraz avluların sessizliği,
biraz da memleket hasreti vardı.
O, sadece türkü söylemedi.
Bir hafızayı taşıdı.
Bir kültürü yaşattı.
Bir şehri, sesiyle anlattı.
Diyarbakırspor onun için sadece bir takım değildi…
bir şehrin kalp atışıydı.
Kenan Temiz…
sadece sahnelerde değil,
Diyarbakırspor maçlarından önce de ses verirdi.
Stadyuma çıkar…
maç başlamadan önce
kısa bir türkü söylerdi.
Ve bazen…
tribünlere dönüp
o kendine has sıcaklığıyla seslenirdi:
“Haydi Diyarbakır…
Bugün bu maçı alacağız!”
Bu, bir konser değildi sadece…
bir şehrin kalp atışıydı.
Hem takımını desteklerdi…
hem de tribünleri sesinden mahrum bırakmazdı.
O an…
saha başka, tribün başka olurdu.
Çünkü o,
sadece türkü söylemezdi…
bir şehri ayağa kaldırırdı.
24 Ekim 1993…
Henüz 47 yaşında…
Hayata erken veda etti…
Ama sesi, o şehirde kalmaya devam etti.
Kenan Temiz…
O, yıllarla değil… sesiyle yaşayanlardandı.
Ve bugün…
Diyarbakır’da bir yerlerde
“Aşk kalbimde yer almış…” diye bir türkü yükseliyorsa…
o ses hâlâ Kenan Temiz’dir.