Bazen bir şehrin hikâyesi,
en çok da o şehri taşıyan insanların ellerinde yazılır.
Kimi kalem tutar…
Kimi hayat…
Kimi de direksiyon.
Bu hafta mikrofonun ucunda bir meslek değil,
bir bakış açısı vardı.
Şenay Kürekçi.
Diyarbakır’da bir otobüsün direksiyonunda,
sadece yolcu taşımıyor aslında…
Bir algıyı değiştiriyor.
Çünkü bu coğrafyada bazı mesleklerin hâlâ görünmeyen bir etiketi var:
“Erkek işi.”
Şoförlük de onlardan biri.
Ama hayatın şöyle bir huyu var…
Kimseye sormadan değişiyor.
Şenay Hanım’ın hikâyesi planlı başlamıyor.
Bir karar anı yok.
Bir ilan görüyor.
Bir başvuru yapıyor.
Ve sonra…
hayatının yönü değişiyor.
Aslında çoğu hikâye böyledir.
Büyük kırılmalarla değil,
küçük cesaretlerle başlar.
İlk günleri anlatırken bir şey dikkat çekiyor:
Tereddüt.
“Yapabilir miyim?”
Bu soru tanıdık.
Herkesin içinde vardır.
Ama herkes o soruya rağmen adım atmaz.
O atmış.
Direksiyon başına geçtiğinde sadece bir aracı değil,
bir önyargıyı da taşımaya başlamış.
Çünkü insanlar ilk başta bakıyor.
Dikkatle…
Hatta biraz tedirgin.
Kadın sürücü…
Hele ki koca bir otobüsün başında…
Alışık olunmayan bir görüntü.
Ama yol bitince değişen bir şey var:
O bakışlar.
Başta tereddüt edenler,
inerken teşekkür ediyor.
Hatta daha ileri gidip şunu söylüyorlar:
“Birçok erkek şoförden daha iyi sürüyorsun.”
İşte mesele tam burada.
Bir işi iyi yapmak bazen yetmez.
Önce insanların zihnindeki kalıbı kırman gerekir.
Şenay Kürekçi tam olarak bunu yapıyor.
Her sabah direksiyon başına geçtiğinde,
sadece bir güzergâhı değil…
Bir algıyı da yeniden çiziyor.
Gününün en güzel anını anlatırken söylediği şey ise çok basit:
Yolcuların gülümsemesi.
Bir “günaydın”…
Bir “teşekkür ederim”…
Bazen insanı ayakta tutan şeyler gerçekten bu kadar küçük.
Ama en zor kısmı da saklamıyor:
Saatlerce trafikte olmak…
Durmadan devam etmek…
Bazen bir çay içmeye bile vakit bulamamak…
Yani bu iş sadece cesaret değil,
dayanıklılık da istiyor.
Ve belki de en önemlisi şu:
Şenay Hanım kendisi için değil sadece,
başkaları için de sürüyor.
Çünkü onun direksiyon başındaki varlığı,
başka kadınlara da bir cümle kurduruyor:
“Demek ki oluyormuş.”
Zaman zaman yanına gelen kadınlar soruyor:
“Nasıl başladın?”
Cevap basit ama güçlü:
“Denedim.”
Aslında bütün hikâyenin özeti bu.
Çünkü biz çoğu zaman yapamamaktan değil,
denememekten kaybediyoruz.
Yazının sonunda şunu düşündüm:
Bir şehirde kadınlar direksiyon başına geçmeye başladıysa…
Sadece yollar değil,
zihniyet de değişmeye başlamıştır.
Ve belki de mesele şu:
Biz hâlâ izleyen tarafta mı kalacağız…
yoksa direksiyona geçmeye cesaret edenlerden mi olacağız?