Diyarbakır’ın Melik Ahmet Mahallesi’ndeki Miri’katibizade Rüştü Efendi’nin konağındaki yaşamın ince detaylarla sarmalanmış mutlulukları ve mutsuzlukları içinde bedeninin zarifliğiyle, bakışlarındaki derinlikle, teninin berrak alacalı rengiyle özdeşleşmiş Orhan Asena yaşamının güzel bir o kadar yoğun çocukluk dönemini geçirir. İki katlı koca konağın haremli-selamlıklı bölümlerinde, bölümlerin birleştiği yapının gövdesini oluşturan bazalt taşların tarihin zaman dilimini gösteren derinliği içinde büyüyen Orhan Asena.
Divan Edebiyatı’nın sanatlı zengin edebi dünyasını, tarihin el yazmalarındaki yansımalarını, modern edebiyatın nesir türlerini konağın tarihi havası içinde yaşayan aile bireylerinin kültür birikimlerinden edinir. İlk, orta ve lise dönemlerinde edebiyat onun için ders değil, yabancısı olmadığı bir dünyadır. Diyarbakır Orta Mektebi ve Diyarbakır Lisesi’nde oluşturduğu dostluk çemberinin içine Selahattin Yazıcıoğlu ve Abdüssettar Hayati Avşar’ı alır. Bazen sayısal, sözel alanlarındaki ödevler, paylaşımlar, hoş arkadaş sohbetleri, bazen acıların paylaşıldığı anlar onları birbirlerine daha çok yakınlaştırmıştır.
Solda başı önüne eğik “Orhan Asena” ,Orhan Asena’nın yanında Selahattin Yazıcıoğlu, önde sağdan üçüncü sırada Abdüssettar Hayati Avşar(Zübeyde Fidan Kırmızı arşivi)
Önde sağdan beşinci sırada “Abdüssettar Hayati Avşar” soldan ikinci sıradaki kız öğrencinin arkasında “Orhan Asena” bulunmaktadır. (Diyarbakır Orta Mektebi, orta ikinci sınıf )(Zübeyde Fidan Kırmızı arşivi)
Okul yıllarının hayatlarımızda bıraktığı, bazen silik bazen ise silinmesi mümkün olmayan anlarını anı olarak düşünmek yazmak, güncellemek, kişilerin içinde bulundukları ruh hallerini yansıtmak aslında zordur. Bu zorluğun başında anılarını yazdığınız kişilerin her birinin birer başarı örneği olduğunu düşünürsek
1936 yılı hava olabildiğince sıcak…
Bulunulan yerin yüksek ve ağaçlıklı olması bir nebzede olsa sıcaklığı azaltmakta. Rüzgâr cılızlığıyla kendini hissettirmekte, ağaçların çıkardığı hışırtılar içinde toprak zemine kurulmuş çadırların toprağın içinden çıkmış sararıp solmaya yüz tutmuş bitkilerle oluşturduğu bütünlük, çevreye yayılan bitki özlü kokular, yaprakların tabiatın musikisini oluşturan hayvanlarla sağladığı ahenk içinde onlarca çocuk. Çocuk demek tam olarak onları anlatamaz, çocuk bedenli gençler demek daha doğru olur. Bedenlerini saran sarmalayan askeri giysiler içinde Eski Diyarbakır Lisesi 9.sınıf talebeleri…
Bu sıcak ortamı serinleten rüzgârın isli sesi…
Karanlık kara yüzünü göstermiş, saatin ilerleyen süreci içine gecenin dilimi çökmüş, yorgun bedenler çadırların içinde uykunun derinliğine teslim edilmişken, duyulan silah sesleriyle bir dakika içinde giyinip hızlı adımlarla bulundukları çadırlardan dışarı koşanlar Kamp Kumandanı Kurmay Yüzbaşı Zekai Arman ve Başçavuş Yakup’un:
“ Dikkat” narasıyla irkilirler.
Dışarı çıkışlarından kısa bir süre sonra bunun bir tatbikat olduğu ve silahlarında mermi bulunmadığı söylenilir. Asıl amaca, onların çeviklikleri sayesinde varıldığı söylenerek tebrik edilirler.
Kamp alanları Seman Köşkü (Gazi Köşkü)’dür. Orhan Asena, Selahaddin Yazıcıoğlu, Abdüssettar Hayati Avşar, Şefik Kumpara ve diğer arkadaşlarıyla Askerlik Kampı’nda bir çadırda 15 gün birlikte kalırlar. Çadır kıdemlisi Abdüssettar’dır Eğitimlerinin sürdüğü süreçte her akşam bulundukları çadırdan biri nöbet tutar.
Arkadaşları arasında sarışınlığından dolayı Bozo Orhan lakabı verilen Orhan Asena’ya Seman Köşkü’nün altındaki su arkının yanında nöbet tutma sırası gelmiştir. Kalem tutmaya yazı yazmaya uygun beden dili bu işi yüklenmesini zorlaştırmaktadır. Hızlı adımlarla bir o kadar zıt ruh haliyle toprak zemini, çalıları, ağaçların engel tanımaya çalışan bazen yumuşak bazen sert yapıya sahip dallarını aşarak arkın yanına gelir. Askeri disiplinin kuralları gereği bir süre ayakta durur. Bedenine göre ağırlığını hissettiren tüfeğin yükü altında durmak, dimdik görev mahallini korumak kısa bir süre sonra önemini yitirir. Hafif eğimli toprak zemine çömelip tüfeğini yere bırakır, asker şapkasını başından çekip önüne alır. Sol elini şapkanın kumaşının üstünde gezdirir içinden geçen düşünceler onu nöbet yerinden olabildiğine uzaklaştırır. Miri’katibi zade Rüştü Efendi’yi (Efendibaba), konağı, hanım anasını mı, Dünya Ekonomik Krizi’nin Diyarbakır’a yani ailesinin maddi imkânlarının sarsılmasındaki etkilerine mi dönük düşünüyordu kim bilir…
Düşünmek, mezar taşına ölmedi yaşıyor yazdıranları. Herkes doğup sonra yaşam çizgisi tamamlanınca ölür ama bazıları ölüp de yaşayanlardır. Fuzuliler, Victor Hugolar, Faruk Nafizler… Niceleri…
Kamp çadırlarının olduğu yer Seman Köşkü’nün tarihi yapısıyla özdeşleşmiştir. Günün aydınlığı yavaş yavaş çekilmiş. Akşamın esmer yüzü kendini göstermiş, alana sessizlik hâkim olmuş, yorgun bedenler askeri eğitimin ağırlığı altında yorulmuş uyku tatlı yüzünü göstermiştir. Çadırların huzurlu dünyasına yorgun bedenler teslim edilmişken, çadırların birinde ise huzursuzluk hâkimdir.
Uyuyor gibi görünüp uyuyamayan Abdüssettar, Selahattin’in dikkatini çeker. Küçük çadırın dar alanı Selahattin’e büyük görünmeye başlar. Uyuyan arkadaşlarını rahatsız etmeden usulca ona doğru gitmeyi başarır. Abdüssettar la göz göze geldiğinde sesini olabildiğince duyulabilecek kıvama getirip neden huzursuz olduğunu sorar. Birbirlerini çok iyi tanıyan bu iki arkadaş için bazen kelimeler değil bakışlar söz söyler. Söze gerek kalmadan çadırın dışına çıkarlar. Selahattin her zamanki esprili kişiliğini konuşmalarının örgüsüne yansıtıp onu olabildiğince rahatlatmaya çalışır. Karşısında duran arkadaşının bakışları, Seman Köşkü’nün altından güneye doğru gidilen yerde, büyük bir su arkının üstünde bulunan taş köprü yani Kara Köprü’ye dönüktür. Hareketleri rahat olmadığının ifadesidir.
O dönem ortam gergindir.( Tarihe Kara Köprü Hadisesi diye geçen olaylardan dolayı) Selahattin arkadaşının kaygısını anlar. Söze gerek kalmaz, çadıra hızla giren Abdüssettar askeri kıyafetlerini giyer, silahını alır. Çadır kıdemlisi olarak nöbeti Orhan’dan devralmaya gider.
Düşüncelerin tatlı rahatlığı tüm bedenini sarmışken sıcak ve sakin bir dokunuş hisseder sırtında. Anımsayamayacağı kısa sürede döndürür kendini. Karşısında bakışlarındaki samimiyetle Abdüssettar durmaktadır. Abdüssettar:
Oturabilir miyim?
Cevap beklemeden oturur arkadaşının yanına kısa bir süre konuşmazlar ortama sessizlik hâkimdir. Sessizlik, köşkün aşağısındaki Ongözlü Köprü’nün sularla mücadelesinden çıkan su sesleriyle, tabiattın kendisiyle bozulur. Söylenecek çok şey vardır ama suskunluğu tercih ederler… Suskunluğu…
Abdüssettar arkadaşını yukarı kampa, kamp çadırına gönderir. Kendisi nöbeti devralır. Orhan kampa vardığında çadırın yanında ayakta duran Selahattin’le karşılaşır. Elini arkadaşına uzatır samimiyeti, dostluğu, paylaşımı uzun yıllar sürecek birlikteliği ifade edercesine elleri kenetlenir.
Birinci Dünya Savaşı sonrası, yeni yeni toparlanmaya çalışan bir ülkenin bireyleri olarak yaz dönemlerinde alındıkları “Askeri Kamplar”, Devlet yapılanmasının bir parçası olarak yerini almış eğitim görenler askere alındıklarında yedek subay olabilmekteydi.
Askerlik Kampı fotoğrafı (1936 Seman Köşkü “Gazi Köşkü” )(Zübeyde Fidan Kırmızı arşivi)
Askerlik Kampı; Eskiden Orta ve Lisedeki talebeler 15 gün verilen askerlik kampına giderlerdi. Asker elbiselerini, silahlarını alıp askeri eğitim görürlerdi. Askerlik Kampı görenler daha sonradan askere gittiklerinde yedek subay olurlardı. Bu Kampın amacı orta ve lisedeki öğrencilerin her sene yaz tatilinde 15–20 gün askerlik eğitimini almalarını sağlamaktı. Orta birinci sınıftan lise son sınıfa kadar her yaz aynı eğitim alınırdı. Dağ Kapı’sındaki (Elazığ yolu üstündeki) Askeri Kışla’ya götürülen öğrencilere Kışladaki gaz odasında göz yaşartıcı gaz verilir, gözleri yaşaran öğrenciler bu durumda ne yapmaları gerektiğini öğrenirlerdi.
Abdüssettar Hayati Avşar*: Birçok alanda tanınmış kişi.
Selahatttin Yazıcıoğlu*: Birçok alanda tanınmış kişi.