Mümin Ağcakaya – Haber
TİGRİS HABER - Özavcı, yeni kitabına ilişkin değerlendirmelerini Tigris Haber’e anlattı.
Yazılı metinlerin bir anda ortaya çıkmadığını belirten Özavcı, “Tıpkı zorlu bir doğum gibi bir süreçten geçer. Yazarlar anı ya da roman yazarken olayları iç dünyalarında yaşar ya da bizzat tanıklık eder. Benim hikâyem ise biraz daha farklı. Keşke birazdan okuyacağınız bu anıları ben ve arkadaşım Şehan hiç yaşamamış olsaydık ve bu kitap hiç yazılmasaydı” dedi.
Sanatın ve edebiyatın yaşanmışlıklarla beslendiğini vurgulayan Özavcı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Türküler bir anda yakılmaz. Ferhan Şensoy’un da dediği gibi, Çarşamba Nehri’nin kenarına oturup ‘burayı sel alabilir’ diye türkü yazılmaz; gerçekten sel olur, insanlar acı çeker ve o türkü doğar. Âşık Mahsuni Şerif de ‘Dom Dom Kurşunu’nu eğlence için yazmadı; yaşanan acıları anlatmak için söyledi.”
Kitabında 1980’li yılların zorlu atmosferini anlattığını ifade eden Özavcı, o dönemi dört arkadaş birlikte yaşadıklarını belirtti. “Biz anılarımızı klasik bir şekilde anlatmak yerine, öykü tadında yazmayı tercih ettik. 1980 yılının çalkantılı Ankara’sında 20’li yaşlarda gençlerdik. Anı romanında yer alan Şehan’ın hayatı hepimizden farklı bir yöne evrildi. Eğitimini tamamlayamayan Şehan, Almanya’da işçi olarak çalıştı. Ancak çocukları iyi bir eğitim alarak üst düzey yönetici oldular” diye konuştu.
Kendi yaşamına da değinen Özavcı, uzun yıllar Almanya merkezli bir tıbbi cihaz firmasının Türkiye ve Türki Cumhuriyetler temsilciliğini yürüten şirkette yöneticilik yaptığını ifade etti. Kitabında Almanya’da geçen diyalogları yer yer Almanca ve Türkçe birlikte kullandığını belirten yazar, Diyarbakır şivesi ve Kürtçe ifadeler için de açıklamalar eklediğini söyledi.
Şehan’ın vefatının ardından ailesinin kendisine hatıra defterini verdiğini anlatan Özavcı, “Romanı daha gerçekçi kılmak için aile bireylerinden anılarını yazmalarını istedim. Zaman zaman birbirlerini anlamakta zorlandıklarını gördüm. Telefon konuşmalarında Türkçe ile Almanca arasında gidip geliyorlardı. Şehan, Türkiye’de siyasi baskılarla karşılaşırken Almanya’da da yabancı düşmanı Neo-Nazilerin hedefi oldu. İnsanların ülkelerini sevmesi güzel bir şey, ancak bu sevgi neden sınırlarla kısıtlanıyor?” ifadelerini kullandı.
İlk kitabında 1970’li yılların Diyarbakır’ını anlattığını hatırlatan Özavcı, yeni kitabında ise 1980’li yılları, 12 Eylül darbesi sürecini ve Diyarbakır’dan başlayıp Berlin’de sonlanan bir hayat hikâyesini ele aldığını belirtti. “Okurların o atmosferi hissetmesini istedim. Fonda ‘Diyarbakır şad akar’ türküsü eşliğinde, bir bardak çay ve karpuz çekirdeğiyle bu hikâyeye eşlik edebilirler” dedi.
“Lakap çıkmaz, leke gibidir”
1959 yılında Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, Alipaşa Mahallesi’nde dünyaya geldiğini belirten Özavcı, çocukluk yıllarını şu sözlerle anlattı:
“Kadim Diyarbakır’ın bazalt taşlı evlerinde, Cemilpaşa Konağı’nın arkasındaki sokakta hayata başladım. Nüfus cüzdanımda adım Arif Özavcı yazsa da kimse bana Arif demedi. Herkes bana ‘Sarıpişo’ derdi. Annemin saçları altın sarısıydı, ben de ona çekmiştim.”