Eski Diyarbakır Atatürk Stadı…
Toprak zemin…
Tribünler dolu…
Maçın ortasında bir futbolcu yerde…
Herkes topa bakar…
O ise oyuncuya.
Koşarak sahaya giren o adam…
Elinde çantası, yüzünde telaş ama içinde bir sakinlik…
Diyarbakırspor’un yıllar süren mücadelesinde
sahaya çıkmayan…
ama sahadaki her acıyı hisseden bir isim.
Masör Selhattin.
Maçtan önce soyunma odasında
futbolcuların kaslarını tek tek hazırlayan…
Maç içinde ilk müdahaleyi yapan…
Maçtan sonra yorgunluğu sessizce alan…
Ne adı anons edildi…
Ne tribünler onu çağırdı…
Ama her galibiyetin içinde onun da emeği vardı.
O yıllarda Diyarbakırspor sadece bir takım değildi…
Bir şehrin kalbiydi.
Ve Selhattin,
o kalbin en sessiz çalışanlarından biriydi.
Şampiyonluklar gördü…
Sevinçler yaşadı…
Ama küme düşmenin o ağır sessizliğini de yaşadı.
Yine de gitmedi.
Çünkü bazı insanlar için
bir kulüp iş değildir…
Bir aidiyettir.
Bir vefadır.
Bir ömürdür.
Selhattin de öyleydi…
Gitmeyenlerden…
Vazgeçmeyenlerden…
Sessizce emek verenlerden…
Bugün tribünler değişti…
Sahalar değişti…
Futbol değişti…
Ama bir kulübün hafızasında
en çok kimler kalır biliyor musunuz?
Alkışlananlar değil…
Emek verenler.
Selhattin…
Diyarbakırspor’un hafızasında
işte böyle kaldı.
Sahaya çıkmadı belki…
Ama bir şehrin takımına
yüreğini koydu.
Ve bazı insanlar vardır…
Adı hiç bağırılmaz tribünlerde…
Ama yokluğu,
en çok hissedilen olur.
Ruhun şadolsun