DİYARBEKİR’DE ESKİ RAMAZANLAR

Birsen İnal

 

On bir ayın sultanı, şehr-i Ramazan başladı. Lezzetli iftar sofraları ve keyifli sahur saatleri içinde yer alan adet ve geleneklerimiz vardı ki bunlar unutuldu ne yazık…

-Ana ben de oruç tutacağam yarın.

-He qızım tut ama orucun bahan sat.

-Peki sahan satsam bahan ne yapacaxasan?

-Seni qoqligimde ya da belinmde gezdirrem, tamam?

İftarlıklar, ilk kez oruç tutan çocuklara verilen hediyeler, çocukların orucunu satın almalar, sahura kadar süren oyunlar, kapı kapı yemek dağıtmalar, top veezan sesi beklemeler, Hıristiyan komşularımızın bir şey yememeleri ve içmemeleri, eski zaman ramazan hikâyeleri, kahvehanelerde anlatılan cenkler, çocukların teravih namazlarına katılmaları vs vs…

Ramazan gelmeden evlerde ramazan hazırlıkları temizliklerle başlardı. Öncelikle evlerde dip, kıyı, köşe ince ince temizlenirdi. Yatak, yorgan yüzleri yıkanır, dikilirdi. Ailece hamama gidilirdi. Tıraşlar olunurdu, saçlar eller kınalanırdı. Ramazan için özel alış verişler yapılır, kilerler dolardı. Yufkalar açılır sini içine kat kat yerleştirilerek üstü temiz, beyaz mermerşahtan hazırlanmış bezle güzelce örtülürdü.

İftarlıklarımız vardı ağzımızı sulandıran. Baklava, sargı burma, su börekleri açılırdı. Tahin, pekmez, helvalar alınırdı. Şeker yerine pekmezle tatlandırılan bol cevizli un helvaları yapardı eli lezzetli, hünerli Diyarbekir hatunları. Mevsim yaz ise, yirmi beş veya elli kuruşluk buz ikindiden sonra alınır, buz beziyle sarılarak iftara kadar saklanırdı. İftarda Babê ‘Elo’dan alınan meyan kökü şerbetinin içine atılırdı. Ev yapımı limonata vazgeçilmezimizdi. Bir de biz çocuklar hêwşlerimizin bir köşesindeki gül bahçemizin güllerinden yaptığımız gül şerbetini de iftar sinisinin etrafından eksik etmezdik. Koyun yoğurdundan yapılan mis ayran da sini etrafındaki yerini mutlaka alırdı. Kışın susamlı helva iftar soframızda mutlaka bulunurdu. Zingil iftar için xalbur xurmasî da sahurluk olarak hazırlanırdı. Hele hele Tatlıcı Şükrü abênin (Aydın Büfenin sahibi Nihat Kuş’un babası) şirelî datlısî (halka tatlı) yaz kış iftar sofralarımızdaki yerini korurdu. Ağır

yemekler yapılacaksa kadınlar ön hazırlığı sabah faslı yapar, öğleden sonra yemek pişirmeye başlarlardı. Her kadın maharetine göre en güzel yemekleri zevkle yapar ve aynı zevkle iftar sofrası hazırlarlardı. Biz çocuklara düşen de bu lezzetli yemeklerden komşu payına düşeni kapıların şaqşaqosonu çalarak dağıtmak olurdu ki çoğu zaman komşulardan eli boş dönmezdik. Ya yemek ya da iftarlıklardan elimize tutturulurdu. Böylece haneye Ramazan bereketini getireceğine inanılırdı. İlk kez oruç tutmuşsak mutlaka hediyemiz alınırdı. Bu hediyeler, genellikle biz çocukların gün boyunca aklımızdan çıkmayan, canımızın çektiği sevdiğimiz yiyecek ve yemişler olurdu. Bir de orucumuzu satın alma vardı; çocukları Ramazan’ın manevi duygusu ile tanıştırmak, oruç tutmaya alıştırmak amacı ile yapılırdı. İlk kez oruç tutmuşsak eğer; bizi beline alıp dolaştıran kişiye karşılığında orucumuzu verirdik. Bazen de yaşı küçük olan çocukların akşama kadar oruç tutması uygun olmadığı için öğle saatlerinde onlara yemek yedirilirdi. Bu yemek saatine de ‘oruca düğüm atma’ denirdi. Öğlene kadar oruç tutan çocuğun eline bir ip verilir ve bir düğüm attırılarak,’Orucan dügüm attım, yarın da yarısını tutarsan, bir gün olur.’ denirdi.

İftar saati yaklaştı mı sokağa çıkar top ve ezan sesini beklerdik. Hocanın minareye çıkmasını gözlemler ve ‘Allah-u ekber’ demesini sabırsızlıkla beklerken Evli Beden’de atılan top sesinin gümlemesiyle sevinç içinde evlere koşar orucumuzu açardık. Babalar teravih namazı için camiye giderlerken evin yeni yetişen erkek çocuklarının da ellerini tutarak beraberlerinde götürürlerdi.

Eskiden Ramazan gecelerinde teravih namazı sonrası sıra geceleri yapılırdı. Hem de taaa sahura kadar... Her gece ayrı bir evde yapılan bu sıra gecelerinde çeşitli oyunlar oynardık. Örneğin yüzük oyunu; tepsi üzerine ters çevrilmiş 9 fincan konulur, bunlardan birinin altına saklanan yüzüğü bulma oyunu o zamanlarda bizi inanılmaz eğlendirirdi. Oyunu kazananlar, kaybedenleri sahurda hizmet etmekle cezalandırırdı. Oyundan sıkıldık mı büyüklerin anlattığı hikayeler, anılar, yöresel masal ve efsaneler dinleyerek Ramazan gecelerinin keyfini çıkarırdık. Bazen de evlere sığmaz oyunlarımızı küçelere taşırdık. Göz yumaca (saklambaç), qele benim, çır gibi…

Ya oruçluya saygıya ne demeli bugün… Komşularımız vardı Süryani, Keldani, Ermeni, Musevi… Biz oruçluyken bu hatırşinas komşularımız bizim yanımızda asla ve asla ne yer ne de içerlerdi…

İşte böylesi güzel Ramazanları yaşamıştık bir zamanlar Diyarbekir’de biz Diyarbekirliler…

Şen ve esen kalınız

 

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.