Duymamak İşimize Geliyor

Mustafa Nesim Sevinç

Kalahari Çölü’nde Laurens van der Post ile Buşmenler arasında geçtiği anlatılan o kısa diyalog, bugün yalnızca antropolojik bir anekdot değil; içinde yaşadığımız çağın ahlaki anatomisidir. Post, yıldızlı gökyüzüne bakarak “Şu gördüğünüz yıldızlar çok uzaktalar. Işıkları bize yıllar sonra ulaşıyor. Bazıları belki de artık yok bile dediğinde, modern bilginin soğuk kesinliğini dile getirir. Buşmenler ise daha sarsıcı bir soruyla karşılık verir: “Eğer gerçekten oradalarsa, neden onları duyamıyoruz?” Post’un şaşkınlığı, aslında bizim trajedimizdir. “Duymak mı? Yıldızlar ses çıkarmaz.” Buşmenlerin ısrarı ise iki farklı insanlık anlayışını çarpıştırır: “Her şeyin bir sesi vardır. Rüzgâr konuşur, ağaçlar fısıldar, hayvanlar şarkı söyler. Yıldızlar neden sessiz olsun?”

Biri ölçer, hesaplar, sınıflandırır. Diğeri hisseder, dinler, ilişki kurar. Modern dünya birincisini tek gerçek bilgi, ikincisini hurafe ilan ederek kendi kulaklarına ilk mühürü vurmuştur. Ve tam da bu yüzden, bugün dünya sağırdır. Ama bu sağırlık bir kaza değildir; bilinçli bir konfor tercihidir. Bilim konuşur, siyaset konuşur, medya durmaksızın gürültü üretir. Ama insanlık dinlemez. Çünkü dinlemek tehlikelidir. Dinlemek, rahatlığı bozar. Dinlemek, sorumluluk doğurur.

Bu yüzden hakikatin sesi önce filtrelenir, sonra paketlenir, en sonunda “izlenebilir” bir yumuşaklığa indirgenir. Algoritmalar neyi duyacağımıza bizim adımıza karar verir. Politikacılar “alternatif gerçekler” üretir. Medya acıyı seyirlik bir görüntüye dönüştürür. Ve biz, bütün bunların ortasında omuz silkerek aynı cümleyi tekrarlarız: “Duymuyorum.” Bu bir cehalet itirafı değildir; bu, rahatlığın ilanıdır.

Buşmenlerin “yıldızların sesi” dediği şey, bugün sistematik biçimde bastırılan her şeyin metaforudur: görmezden gelinenler, susturulanlar, yok sayılanlar. Modern iktidarlar artık yalnızca baskıyla değil, sessizlikle yönetir. Sessizlik, en temiz şiddettir. Çünkü iz bırakmaz. Walter Benjamin’in “Tarih galip gelenlerin hikâyesidir” sözü romantik bir aforizma değil, açık bir suç duyurusudur. Kaybedenlerin sesi kayıttan silinir. Susturulan hayatlar istatistiklere gömülür. Arundhati Roy’un işaret ettiği gibi, tek bir hakikat dayatması, en rafine iktidar tekniğidir.

Bugün dünyanın her köşesinden yükselen aynı soru, aynı duvara çarpar: Filistin’de bir çocuk “Neden kimse bizi duymuyor?” diye sorar. Amazon’da bir yerli “Bu orman benim dilimdir” diye haykırır. Ukrayna’da sirenlerin arasından “Dünya nerede?” diye bir ses yükselir. Haritanın her noktasında farklı dillerle aynı çığlık atılır. Ve biz, kulaklıklarımızı çıkarmamaya kararlıyız. Çünkü sağırlığımızın nedeni teknoloji değildir. Sağırlığımızın nedeni rahatlıktır. Verilerle çevrili ama vicdanla bağlantısı kopmuş bir hayat kurduk. Grafikler yükselirken, çığlıkları “arka plan gürültüsü” ilan ettik.

“Duymamak işimize geliyor” cümlesi rahatsız edicidir; çünkü doğrudur. Duymadığımız sürece sorumlu olmayız. Duymadığımız sürece taraf olmayız. Duymadığımız sürece hiçbir şey yapmamız gerekmez. Bu sağırlık bir eksiklik değil, bir avantajdır. Konforumuzu korur. Düzenimizi bozmadan “iyi insan” kalmamızı sağlar.

Hız çağında durup dinlemek, bir lüks değil, bir isyandır. Ama biz isyan istemiyoruz; özet istiyoruz. 280 karakter, üç madde, tek cümle. “Bu yazı çok uzun, özeti yok mu?” diye sorarken, aslında yıldızların sesini de arama motoruna teslim etmiş oluyoruz. Hakikatin kısaltılmış hâli, artık hakikat değildir. Sadece vicdanı uyuşturan bir anestezidir.

Bilim, yıldızların sesinin uzay boşluğunda yayılamayacağını söyler. Bu rasyonel bir doğrudur. Ama insanlığın çığlığı uzay boşluğunda değil, bizim sessizliğimizde kaybolmaktadır. Sorun sesin yokluğu değil, dinlemenin reddidir. Ve bu reddediş, masum değildir. Bazı sesleri duymamak, tarafsızlık değildir; tercihtir.

Belki de yıldızlar sessiz değildir. Belki de sessizlik, bizim suç ortaklığımızı gizlemek için seçtiğimiz perdedir. Çünkü dinlemek sadece duymak değildir; yük almaktır. Dinlemek, harekete geçmeyi kabul etmektir. Dinlemek, kendi konforundan vazgeçmektir. Bu yüzden dünya sağırdır. Çünkü sağır olmak, en risksiz varoluş biçimidir.

Bu metni okurken bile içinizde bir acele hissediyorsanız, bir an önce bitmesini istiyorsanız, “esas meseleye gelsin” diye düşünüyorsanız, anlatılan tam da budur. Hızlanma ihtiyacı, kaçma refleksidir. Rahatsızlık uzadığında, vicdan uyanır. Biz uyanmak istemiyoruz.

Buşmenler bize sarsıcı bir gerçeği hatırlatır: Hakikat yalnızca ölçülen değil, hissedilendir. Ve hissedilen şey, çoğu zaman iktidarların hoşuna gitmez. Çünkü hisseden insan, sessiz kalamaz. Sessiz kalamayan insan ise düzen için tehlikelidir.

Gerçek her zaman bir yerlerde konuşur. Ama onu duymak için, dinlemenin bedelini ödemeyi göze almak gerekir. O bedel de konfordur. Güvenli tarafsızlıktır. Masum seyirci rolüdür. Çünkü seyirci kalmak, bu çağın en konforlu suç ortaklığıdır.

Her şeyin bir sesi vardır. Ve o sesi duymayı reddetmek, sağırlığın en politik hâlidir. Burada kimse “kötü” değildir. Ama burada kimse “masum” da değildir. Çünkü sessizlik, artık bir boşluk değil; bir tutumdur.

m.nesim.sevinc@gmail.com

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.