Ebter

Zeynel Hebun Güler

Doğruldu oturduğu yerden. Yıllardır kendisini ayakta tutan kemikleri şimdi ise akrânı çınarlar gibi mecâlsiz bir durumdaydı. Üzerinde oturduğu tahta sandalyenin ayakları çürümüş oturağı ise aşınmıştı. Oturuyordu sonsuz bir boşluğa doğru bakarak. Seksen yıldır yaşadığı evinin balkonundaydı. Üzerinde çizgili pijamaları, ayağında ketenden terlikleri ve sağ elindeki maun bastonuyla yaşam heyecanından arınmışçasına oturuyordu. Elindeki baston onunla bütünleşmiş gibi teniyle aynı rengi paylaşıyordu. Derisi kurumuş toprak gibi hırpalanmış seksen yılın izini taşıyor, gözleri işlevini yerine getirdiğinden şüpheli, kırışmış göz kapaklarıyla bütünleşerek erozyonu andırıyor ve yaşadığı uzun bir hayattan geriye kalan bir tutam beyaz saçı darmadağınık duruyordu.

 Doğduğundan beri bu evde yaşıyordu. Çocukluğunda yine bu balkonda oyunlar oynamıştı. Yine bu evin içinde düşüncelere dalmıştı ama o zaman geçmişin pişmanlığı değil de gelecek hayalleriydi düşüncelerini dolduran. Kalabalık bir aile ortamında geçmişti çocukluk dönemi. Kardeşleriyle oyunlar oynayıp ninesinden masallar dinlemişti bu evde. Şen şakrak geçen çocukluk döneminin ardından kara bir gençlik dönemi yaşamıştı. Bir bir kaybetmişti aile fertlerini. Ninesinin ardından anne ve babasını kaybetmiş, kardeşleri de evlenip göçmüştü yuvadan teker teker. Ama onun kaderi kimsenin kaderiyle kesişmemişti. Yaşam boyu yalnız kalmayı kabullenmişti adeta. Kimi zaman kabullenmek en tehlikeli huyudur insanın. Şimdinin kabullenişleri geleceğin pişmanlığına evrilmek üzere ortaya çıkar. Tüm bunların üstüne bir de gençliğinin baharında, bir trafik kazasında sağ ayağını kaybetmişti. Mutlu geçen çocukluğunun ardından bunları yaşamasıyla anlamıştı aslında her şeyin yolunda gitmesinin kötüye işaret olduğunu. Yalnız geçen uzun bir hayattan geriye ona bu ev ve bedeni kalmıştı. Tecrübeyle kavrulmuş bu beden tam seksen yıldır örtüyordu ruhunu. Evinde de durum aynıydı. Doğduğundan beri aynı eşyalar, duvarda aynı boya, yerde aynı halılar, aynı perdeler eşlik ediyordu ona yıllardır. Hiçbir şeye dokunmamıştı, kıyamamıştı değiştirmeye. Kendinden daha iyi bakmıştı evine. Yalnızlığını sadece bu ev ile paylaşmıştı, çocuğu gibi dikkat etmişti evinin aslını korumaya ve bunu da başarmıştı. Ara sıra ziyarete gelen kardeşleri ve sürekli herhangi bir ihtiyacı olup olmadığını sormaya gelen mahallenin çocukları dışında ziyaretçisi yoktu. Çocuklara baktıkça zerre miktar da olsa bir umut yerleşirdi yüreğine. Hepsini yeni birer başlangıç, yeni birer hayat ve bir daha verilmeyecek bir şans gibi görürdü ama bir yandan da endişe duyardı onların da hayatlarının kötü gidebilme ihtimalinden ötürü.

 Vefalı olmasından yakındığımız nadir şeylerdendir anılar, ne yaparsak yapalım peşimizi bırakmazlar. “İnsanın yüreği yuvasına yansır.” diye duymuştu hep büyüklerinden ondandı evine ve anılarına olan bütünleştirici saygısı. Onun da peşini bırakmamıştı çocukluk anıları, en olur olmaz anda bile yüreğinin bir köşesinde sızlardı onlara duyduğu özlem.

 Onu şu anda bulunduğu düşünce okyanusuna daldıran bu sebeplerdi işte. Evinde anılarından en çok uzaklaşabileceği yer burasıydı onun için ama yine de hatırındaydı yaşadığı bir ömür ve geçmişi unutamamanın sonucu olan boşa giden yılları. Onunla aynı kaderi paylaşan yıpranmış tahta sandalyesine kamburlaşmış sırtını dayayarak dehşetengiz bir yorgunlukla önünde uzayıp giden koca şehri seyrediyordu yahut sadece böyle görünmek istiyordu. Zira insan düşünürken hep başka bir şey yapıyormuş gibi görünmek ister, hep kaçar düşünüyor gibi görünmekten yalnızken bile. Balkonun kahverengi korkuluklarının arasından bakıyordu akıp giden koskoca şehre ve birbirinin yaşadıklarından bihaber insanlara. Şimdiye kadar hiçbir şey alamadığı bu dünyadan şimdi tek bir şey istiyordu: ölmek. Sanki onun gibi biri hiç yaşamamış, hiç bu dünyada var olmamış gibi zamanın girdabında kaybolmak istiyordu. Seksen yıl yaşamaktan doğan ölüm isteği ne garipti bu tezatlar dünyasında. Burada tüm bu yaşadıklarını arkasında bırakarak ölümü beklemek istiyordu ama biliyordu beklemenin hiçbir şeyin çözümü olmadığını. Ölümün âni gelişi belki de Tanrı'nın insana bir ödülüydü.

 Tüm bu düşüncelere ve ölüm beklentisine dalmışken kapı zilinin çalmasıyla irkiliyor aniden. Bekleyişlerin acımasızlığının farkında olduğundan bekletmek istemiyor kapıdakini ve sağlam olan tek ayağıyla bastona yaslanarak gidiyor kapıyı açmaya “Ya kardeşlerim ya da çocuklardır yâhut azrail.” diye geçirerek içinden...

Zeynel Hebun Güler