Enerji ve Doğa Bütünlüğüne Dönüş
Hiç fark ettin mi… Hayat daha en başından bize şunu öğretmiş gibi: “Birinin peşinden gitmelisin.” Bir ses, bir yol, bir öğreti, bir kişi… Sanki tek başına durmak riskliymiş gibi, sanki biri göstermeden yürünmezmiş gibi. Çoğumuz bunu hiç sorgulamadan kabul ediyoruz. Oysa zamanla fark edilmeden olan şu: Kendi içimizle aramıza bir mesafe giriyor. Sürekli dinleyen biri oluyoruz ama kendimizi duyamaz hâle geliyoruz. Takip etmeye alışan zihin ise bir süre sonra nereye gittiğini de unutuyor.
Burada çok temel ama çoğu zaman görülmeyen bir gerçek var: Enerji ve doğa, olması gereken her şeyi sana zaten vermiş durumda. Seni inanılmaz bir donanımla var etmiş. Bir başkasından asla alamayacağın bir zenginliği, bir kapasiteyi, bir canlılığı sana katmış. Hissetme yetisi, sezgi, ayırt etme gücü, yön duygusu… Bunların hiçbiri sonradan kazanılmadı; baştan vardı. Peki hiç fark ettin mi, bunları ne zaman terk ettin?
Bir başkasının peşinden gitme ihtiyacı, çoğu zaman bu terk edişten doğar. Kendi iç donanımına güvenmeyi bıraktığında, dışarıdan yol, anlam ve yön devralmaya başlarsın. Oysa sende eksik olan bir şey yoktu. Eksik olan, temasın kendisiydi.
Kendini Keşfetmenin Filozofik Anlamı
“Kendini keşfet” sözü çok kullanıldı, çok aşındı. Ama burada kastedilen şey kendini geliştirmek, onarmak ya da daha iyi bir versiyon olmak değil. Burada asıl mesele, kendini geri almak. İnsan sadece fark eden bir varlık değildir; hayatın kendini yaşadığı, kendini deneyimlediği bir bütünlüktür. İnsan, hayatın karşısında duran biri değil; hayatın kendini onda açtığı bir alandır.
Bu yüzden mesele daha çok bilmek değil, daha çok görmekle ilgilidir. Görmek; anlatılanı tekrar etmek, bir fikri benimsemek ya da bir inancı savunmak değildir. Görmek, doğrudan temas etmektir. Kendi yaşamınla, kendi deneyiminle, kendi bulunduğun yerden fark etmektir.
“Büyük Yaratıcıyı Takip Etmek” Ne Demektir?
“Büyük yaratıcıyı takip etmek” denildiğinde, çoğu zaman bu ifade bir kişiye, bir öğretmene ya da bir sisteme bağlanmak şeklinde anlaşılır. Oysa burada işaret edilen böyle bir figür değildir. Büyük yaratıcı, enerji ve doğanın kendisidir. Yani zaten içinde yaşadığın, parçası olduğun, senden ayrı olmayan canlı bütünlük.
Enerji ve doğa bölünmüş değildir. Rastgele değildir. Parçalı hiç değildir. Kendi içinde tutarlı, canlı ve anlamlı bir akışla var olur. İnsan da bu akışın dışında değildir. Ama insan, zamanla bu akışla temasını kaybedebilir. Bir başkasının yoluna bakarken, kendi izini silmeye başlayabilir. İşte “takip” dediğimiz şey burada masum olmaktan çıkar.
Enerji ve Doğa Bütünlüğü Olarak İnsan
İnsan çoğu zaman kendini doğadan ayrı bir yerde konumlandırır. Doğa dışarıdadır, insan içeride. Oysa insan, doğanın fark ederek bilinç kazanmış hâlidir. Enerji kendini insanda hisseder, görür ve deneyimler. Bu yüzden “Nasıl yaşamalıyım?” sorusu bazen yanlış yerden sorulur. Belki de asıl soru şudur: Enerji ve hayat kendini bende nasıl yaşamak istiyor?
Bu soruya dışarıdan cevap arandığında, insan yeniden takipçiliğe düşer. Oysa cevaplar, yaşamın içindedir. Günlük hayatın tam ortasında. İlişkilerde, bedende, duygularda, sessizlikte… Yani zaten orada olanın içinde.
Yanlış Takiplerin Bedeli: Çile ve Yabancılaşma
Dikkatli ve nazikçe bakıldığında şunu görmek zor değildir: Eğer şimdiye kadar peşinden gidilen yollar gerçekten işe yarasaydı, insanlık bu kadar yorgun, bu kadar kopuk ve bu kadar huzursuz olmazdı. Demek ki sorun bireyler değildir. Sorun, insanın kendi donanımını terk edip dışarıdan ödünç alınmış yönlerle yaşamaya çalışmasıdır.
İnsan kendi bütünlüğünden uzaklaştıkça hayat ağırlaşır. İlişkiler sertleşir. İletişim bozulur. Ve yaşam, çözülmesi gereken bir problem gibi hissedilmeye başlar. Oysa belki de sorun hayat değil; hayatla araya giren bu yanlış takip alışkanlığıdır.
Kendine Dönüş ve Yaşam Aynası
Burada küçük ama önemli bir ayrımı netleştirmek gerekir. Bu metin bir yol tarif etmez. Ne yapılması gerektiğini söylemez. Bir yöntem önermez, akıl vermez. Çünkü burada mesele yeni bir şey kazanmak ya da kendini başka bir hâle dönüştürmek değildir. Mesele, insanın kendine ait olmayanla arasındaki farkı görmesidir.
Anlatılan şey psikolojik bir onarım ya da içsel bir iyileştirme süreci değildir. Burada işaret edilen, insanın zamanla fark etmeden üzerine aldığı, benimsediği ama kendine ait olmayan izlerdir. Başkalarından devralınmış yönler, dışarıdan alınmış anlamlar, takip edilerek edinilmiş kimlikler…
Bu metin bunları söküp atmaya çalışmaz. Zorlamaz. Müdahale etmez. Sadece şuna eşlik eder: İnsanın kendini, olduğu yerde ve olduğu hâliyle görmesine.
Çünkü insan kendini gerçekten gördüğünde, kendine ait olmayan şeyler zaten tutunamaz. Arınma bir çaba değil, bir sonuç olur. Ve bu sonuç, birinin yön göstermesiyle değil; kişinin kendi fark edişiyle ortaya çıkar.
Dinlemek Meselesi: Nerede Koptuk?
Dinlemek elbette ki canlı bir edimdir. Açıklık içerir, temas içerir ve çok kıymetlidir. Ama burada söz edilen dinleme, bu anlamdaki dinleme değildir. Burada bahsedilen şey; kendini inkâr ederek dinlemek, kendini terk ederek dinlemek, bir başkasının peşine takılıp kendi izini silmektir. Yani kendi görme–hissetme–ayırt etme bütünlüğünü ortadan kaldırmaktır.
Asıl görülmesi gereken gerçek şudur: İnsan, esasen kendini dinlemeyi bir başkasında terk etmiştir. Kendi iç rehberliğini devretmiş, sonra da kaybolduğunu fark etmiştir. Bu metin, tam olarak bu kopuşun görünür olmasına eşlik eder.
Takipsiz Bir Bilinç, Canlı Bir Yaşam
Bir noktadan sonra insan, peşinden gidecek birini aramayı bırakır. Çünkü aradığı şeyin zaten kendisi olduğunu görür. Enerji ve doğa, ona baştan beri her şeyi vermiştir. Şimdi mesele, bunları yeniden kazanmak değil; zaten var olanla yeniden temas etmektir.
O zaman yaşam, çözülmesi gereken bir problem olmaktan çıkar. Deneyimlenen, akıp giden, canlı bir sürece dönüşür. Ve belki de özgürlük tam olarak burada başlar: Kendi izini silmeden, yaşamla birlikte yürüyebilmek.