Güncel siyasetle ilgili yazı yazmadığımın farkındayım. Zaman zaman arkadaş ve dost sohbetlerinde bu konuda eleştiriler de alıyorum. Daha önceki yazılarımda; CHP, DEM Parti, süreç ve Kürt meselesiyle ilgili yazılarım/değerlendirmelerim olmuştu. Bu konularda temelde değişen bir durum olmadığı için yazmak istemedim; günlük ve kısır siyasetin tekrarına düşmekten kaçınmaya çalıştım. Ancak madem ki bu konudaki düşüncelerim merak ediliyor, ben de düşüncelerimi sizlerle paylaşayım.
CHP ile ilgili düşüncelerimi özet olarak şöyle ifade edebilirim:
CHP, kurucu parti olarak ektiğini biçiyor. Türk-İslam sentezi çerçevesinde yaptıklarının başka bir versiyonu olan İslam-Türk sentezi kapsamında, bugün Erdoğan ve AKP tarafından geçmişte HDP/DEP partisine uygulanan yöntemler, şimdi de CHP’ye uygulanıyor. Yani rüzgâr ekenler fırtına biçiyor.
Kamuoyunda geçmişten günümüze, süregelen bir algı ya da yanılsama vardır: CHP ilericiliği, CHP dışındaki sağ partiler ise gericiliği temsil eder. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Bu, yıllarca uygulanan politikaların ve ideolojik kuşatmanın sonucu oluşmuş bir algıdır.
CHP, kuruluşundan bu yana gerçek anlamda özgürlükleri, hukuku ve demokrasiyi savunmadı. Bugün iktidarda olanlar da özgürlükleri, hukuku ve demokrasiyi savunmuyor. Aynı ideolojik zeminden/kaynaktan ve rant düzeninden besleniyorlar.
Ara not olarak şunu söyleyebilirim: Gezi olayı ve Ekrem İmamoğlu’nun peş peşe iki kez, tüm engel ve müdahalelere rağmen seçimi kazanması, Erdoğan ve AKP’nin kimyasını bozdu.
AKP’nin 24 yıllık iktidarı döneminde rejimin temel yapısında esaslı bir değişiklik olmadı. Bugün de hak arayanlar baskı altında tutulmaya devam ediliyor, Kürtler ve Aleviler ise Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yok sayılıyor. Mustafa Kemal’in bizatihi hazırlattığı 1924 Anayasası ve onun ırkçı, inkârcı 66. maddesi halen yürürlükte, varlığını sürdürüyor.
Özetle, bürokraside Kemalist ideolojiden siyasal İslamcı ideolojiye bir kayış söz konusudur. Yönetim ve bürokrasi bir uçtan diğer uca savrulmuştur. Olan biten; iktidar, rant ve “ben” olma kavgasıdır. Temel ideoloji ve onu koruyan, kollayan yasalar yerli yerinde duruyor.
Peki, çare nedir?
Bana göre çare, Türkiye’nin gerçek bir paradigma değişikliğine gitmesi; Avrupa Birliği üyeliği için temel hak ve özgürlükleri, hukuku ve demokrasiyi önceleyen bir sosyal demokrat partiye sahip olmasıdır. Bunun iç ve dış koşulları mevcuttur.
Özgür Özel ve ekibi bunu başarabilir mi? Bundan çok emin değilim; kuşkularım var. Koşa koşa Anıtkabir’e giden bir lider ve ekibinden, gerçek anlamda sosyal demokrat bir parti çıkmasını beklemek bana çok gerçekçi gelmiyor. O ideolojinin halka bir faydası olsaydı, şimdiye kadar olurdu. Yaşadığımız sıkıntıların önemli bir kısmını da yaşamazdık.
CHP, isminde geçtiği gibi hiçbir zaman halkın partisi olmamıştır; devletin ve devleti elinde bulunduran elitlerin partisi olmuştur. Bu anlayış terk edilmeli; özgürlük, hukuk ve demokrasi temelinde halkla bütünleşen, “çakma” değil gerçek bir sosyal demokrat partide buluşulmalıdır. Sonrası kolaydır. Aksi hâlde bu kayıkçı kavgasının süreceğinden hiç kuşkum yok.
CHP belediyelerindeki yolsuzluk soruşturmaları, vicdanlı, erdemli ve ahlak sahibi her insanın aklına şu soruyu getiriyor: “Bu kadar da siyasi ve hukuksal skandal olmaz. Allah aşkına, bütün bu yolsuzluklar ve rüşvetler sadece CHP belediyelerinde mi oluyor? AKP ve MHP belediyelerinde hiç mi yolsuzluk, rüşvet, adam ve iş kayırma olmuyor? El insaf!”
Gelelim DEM Parti’ye.
Bazı can alıcı tespitlerle başlayalım.
DEM Parti’nin kadroları ve tabanı uzun yıllardır ciddi biçimde yıpranmış, yorulmuş ve bir anlamda DEM Parti arafta kalmıştır. Parti Kürtlerin oyunu alıyor ama yöneticiler kendilerini bir Kürt partisi olarak tanımlamıyor. “Türkiye partisiyiz” diyorlar ama Türkiye partisi de olamıyorlar. Çünkü rejim tarafından dışlanıyor; Türk toplumunun önemli bir kesimi ise Kürtlere ve onların siyasi temsilcilerine kuşkuyla bakıyor ya da karşı tavır alıyor. Aslında fiiliyatta HDP/DEM, Türkler tarafından “Kürtlerin partisi” olarak kabul görüyor. Ama memlekette anayasal olarak Kürtler yok. İşin can alıcı noktası burasıdır.
Bu çelişkili durumun daha fazla sürdürülebileceğini düşünmüyorum.
DEM Parti, Eylül ayında kongresini yapacak. Kongreye şimdiden büyük umut bağlayanlar var. Kongre bu çelişkili duruma son vermeli. Açık konuşmak gerekirse; DEM Parti’nin, birlik arayışındaki Kürtlerle birlikte yeniden yapılanması ve gerçek anlamda Kürtlerin sosyal demokrat partisi hâline gelmesi gerekir. Bana göre Kürtlerin ve Türkiye’nin çıkarı böylesine bir partidedir. DEM Parti yenilenmiş hali ile parlamentoya Kürtleri temsilen güçlü bir grupla girmeli ve hükümete ortak olmayı hedeflemeli; tüzük ve programını da buna göre yenilemelidir. Türkiye’de sosyalist olduğunu söyleyen parti ve grupları kendi hâllerine bırakmalı; kırkı aşkın bileşeni sırtında taşımaktan vazgeçmelidir. Kürtlerin bu yapılardan artık ciddi bir fayda göreceğine inanmıyorum. TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın son talihsiz açıklaması da bunun bir göstergesi olmuştur. Kürtlerle sosyalistlerin arası her geçen gün açılıyor.
Ancak gelişmeler de farklı yönde ilerliyor gibi görünüyor.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, geçenlerde yaptığı grup konuşmasında şunları söyledi:
“Ortak ad: Türkiyelilik.
Çatı: Demokratik Cumhuriyet.
Zemin: Eşit yurttaşlık.”
Bu açıklama bana, “Eski söylem ve yapılanma anlayışında devam edeceğiz” mesajı veriyor. Eğer kongreden bu doğrultuda bir karar çıkarsa, DEM Parti’nin bugünkü arafta kalma hâlini aşamayacağını düşünüyorum. O zaman da değişen bir şey olmaz.
Farklı bir gelişmenin yaşanabilmesi için sürecin ilerlemesi ve etkili olması, Öcalan’ın ve Selahattin Demirtaş’ın devreye girip inisiyatif alması gerekir. O zaman da bu günkü HDP, DEM ve Demokratik Bölgeler Partisi olmaz, başka bir şey ortaya çıkar diye düşünüyorum.
Bekleyip göreceğiz.
Son olarak iş insanı Rahmi Koç’un “esprisine” değinmek istiyorum.
Bu olayın bir vaka olduğunu düşünüyorum. Kendi adıma iki sonuç çıkardım.
Birincisi; Kemalist rejimin tornasından çıkan burjuva da olsa insan mantalitesi budur. Onun özenle yetiştirdiği burjuvazide görülen kibir, kendini muktedir görme hâli ve gerçek anlamda burjuva ahlakından yoksunluk ancak bu kadar olabilir. Bu kibir ve üstünlük duygusu, tarihsel olarak Kürtleri küçümsemek ve yok saymakla da bağlantılıdır: Bilinçaltındakini dile getirmiştir.
Yıllarca bakanlık ve başbakanlık yapmış olan Binali Yıldırım’ın durumu da bana göre tek kelimeyle vahim ve düzeysizliktir.
İkinci sonuç ise şudur: Bu sözleri Rahmi Koç yerine Cumhur İttifakı’ndan bir siyasetçi ya da bir iş insanı söylemiş olsaydı, acaba Kürt siyasetçi ve aydınlarından bu kadar geniş ve yer yer abartılı bir tepki gelir mıydı? Hiç sanmıyorum.
Erdemli ve dürüst insanlar, özellikle de Kürtler, dolduruşa gelmemeli; Kürtler olgun davranmalı, dikkatli ve esnek bir siyaset izlemelidir. Kendilerini merkeze koyup ortaklaşmalı; temel hedefleri özgürlük, hukuk ve demokrasi çerçevesinde eşit yurttaşlık ve anadilde eğitim olmalıdır.
Yanılıyor olabilirim, ancak bugün için düşüncelerim böyle.