Siyasetin bugünkü hâli, giderek yükselen bir sağırlar korosunu andırıyor. Herkes konuşuyor, herkes slogan atıyor ama kimse birbirini gerçekten dinlemiyor. Oysa toplumsal hayatta işitmek ile dinlemek arasında derin ve ahlaki bir fark vardır.
İşitmek, sesin kulağa çarpmasıdır; biyolojik bir reflekstir.
Dinlemek ise anlamayı, sorgulamayı, empati kurmayı ve sonunda yanıt vermeyi gerektiren bilinçli bir eylemdir.
Bugünün siyasetinde hem iktidarlar hem de muhalefet, toplumu yalnızca kendi seslerini “işiten” pasif bir kitle olarak görüyor.
Dinleyen yok, anlayan az, konuşan çok.
İktidar halkın sesini işitir.
Anketleri milimetrik hassasiyetle inceler, sosyal medya tepkilerini ölçer, meydanlardaki tezahüratları kayda alır. Ama dinlemez.
Çünkü dinlemek, yalnızca duymak değil; yanıt vermek, özeleştiri yapmak ve gerekirse değişmek demektir.
Değişim ise gücünü sarsılmazlık üzerine kurmuş bir iktidarların en büyük korkusudur.
“Duyuyoruz, farkındayız” demek kolaydır.
Ama gerçek dinleme, hesap vermeyi zorunlu kılar.
Halkın geçim sıkıntısı işitilir ama enflasyonun kök nedenleri tartışılmaz.
Gençlerin umutsuzluğu duyulur ama eğitim sistemi hâlâ on yıl öncesinin ezberleri etrafında döner.
Kadınların, işçilerin ve dezavantajlı grupların talepleri kayda geçer; fakat yasalar, uygulamalar ve zihniyet yerinde sayar.
İktidarın yaptığı, halkı dinlemek değil; dinliyormuş gibi yaparak meşruiyet üretmektir.
Kulaklar açıktır, ama zihinler kilitlidir.
Muhalefet ise başka bir tür sağırlıkla maluldür.
Duyduğunu sanır, ama aslında yalnızca kendi yankısını dinler.
Sloganlar hazırdır, mikrofonlar açıktır, “halkın yanındayız” cümlesi ezberlenmiştir.
Ama hangi halk, hangi sorun, hangi öncelik?
Muhalefet çoğu zaman iktidarların çizdiği gündem çerçevesine bakarak konuşur.
Kendi özgün gündemini kurmaktan, yeni bir hikâye anlatmaktan çekinir.
Tepkisellik, siyasetin yerine geçmiştir.
Bugün bir karar açıklanır, ertesi gün “iptal edin” çağrısı gelir.
Ama “yerine ne koyacağız?” sorusu o gürültü içinde kaybolur gider.
Bizde muhalefet, tepki verirken bile kendi dar çevrelerinin, kliklerinin ve WhatsApp gruplarının konforlu sınırından dışarı çıkamaz.
Bu durum muhalefeti yalnızca etkisiz değil, aynı zamanda tehlikeli bir kibre hapseder:
“Biz zaten gerçeği biliyoruz.”
Oysa dinlemek, en asil öğrenme biçimidir.
Öğrenmekten ve dolayısıyla değişmekten korkan bir muhalefet, iktidarın sağırlığını çoğaltmaktan başka bir işe yaramaz.
Böylece ortaya, işitme kaybı zirve yapmış ama özgüveni tam bir siyasal kadro çıkar.
Toplum da bu sağır tiyatronun edilgen ve yorgun seyircisine dönüşür.
Siyasetçilerin sözlerini duyar ama artık dinlemez; çünkü dinlemek, yeni bir hayal kırıklığını göze almak demektir.
Medyanın gürültüsü, sosyal medyanın öfkesi ve partilerin bayat sloganları arasında sesler birbirine karışır.
Vatandaş artık ne söylendiğine değil, kimin daha iyi bağırdığına bakar.
“Zaten bir şey değişmeyecek” cümlesi, toplumsal bir korunma refleksine dönüşür.
Dinlemek bir erdem olmaktan çıkar; bir yük, hatta bir risk hâline gelir.
Kutuplaşma bu sağır diyaloğu daha da derinleştirir.
Kimse karşısındakini anlamaya çalışmaz; yalnızca kendi mahallesinin yankısını duymak ister.
Bir tarafın “hain” dediğine diğeri “kahraman” der.
Biri alkışlar, diğeri küfreder.
İki taraf da bağırır, ama kimse gerçekten konuşmaz.
Siyasetin sesi yükseldikçe, toplumun ortak bilinci ve muhakeme yeteneği alçalır.
Peki, bu sağırlar labirentinden çıkış nerede?
Belki de cevap, Rainer Maria Rilke’nin şu cümlesinde saklıdır:
“Gerçek dinleme, diğerinin içindeki sessizliği duymaktır.”
Bugün ne iktidarlar, ne muhalefet, ne de toplum o sessizliği duymak istiyor.
İktidar hâlâ “sizi duyduk” derken, vatandaşın duymak istediği şey adalettir.
Muhalefet hâlâ “değişimi biz temsil ediyoruz” derken, toplumun beklediği şey sahici bir inandırıcılıktır.
Ama herkes kendi sesine hayran, kendi yankısına mahkûm.
Siyasetçiler kulaklık takmış gibidir:
Gürültü çoktur, ama ortada bir müzik yoktur.
Kimi “halkın sesi”ni savunur, kimi “devletin bekası”nı.
Oysa her iki söylem de aynı otoriter tonda birleşir:
“Biz karar verdik.”
Demokrasinin ironisi tam da burada başlar:
Herkes konuşur, kimse dinlemez.
Gerçek bir demokrasi, işitmenin ötesine geçip derin bir dinlemeyi zorunlu kılar.
İktidar, halkın yalnızca sözlerini değil, o sözlerin altındaki ihtiyaçları dinlemek zorundadır.
Muhalefet, yalnızca eleştirmeyi değil, alternatif inşa etmeyi öğrenmek zorundadır.
Toplum ise siyasetçilerin vaatlerini değil, eylemlerini dinlemeyi yeniden hatırlamak zorundadır.
Aksi hâlde, hep birlikte şu sessizliğe doğru yürürüz:
Kimsenin kimseyi duymadığı, ama herkesin konuştuğu o karanlık boşluğa.
Ve belki de asıl soru şudur:
Bu sağırlar diyaloğunda biz gerçekten kimin sesini dinliyoruz,
yoksa sadece kendi yankımızın içinde mi boğuluyoruz?