Hakikatin Sessiz İnfazı

Mustafa Nesim Sevinç

Not: Bu yazımı 2 bölüm halinde yazdım. 2. Bölümü haftaya yayınlayacağım.

Bölüm 1

Sokrates'in Savunması yalnızca bir filozofun mahkemedeki savunması değildir. Aynı zamanda hakikatin iktidar karşısındaki en eski ve en onurlu direnişidir. Aradan yirmi dört asır geçti; mahkemeler değişti, devletler değişti, yönetim biçimleri değişti. Fakat hakikati rahatsız edici bulan iktidar aklı hiç değişmedi.

Sokrates, Atinalı yargıçların karşısında yalnızca kendisini savunmuyordu; hakikatin cezalandırılamayacağını anlatmaya çalışıyordu.

“Ey Atinalılar, siz bana kızdınız; söylediğim gerçeklere öfkelendiniz.”

İnsanlık tarihi, bu öfkenin farklı kostümlerle tekrar tekrar sahneye çıktığı uzun bir tiyatrodur. Dün filozoflar yargılanıyordu; bugün gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, hukukçular ve eleştirel düşünceyi temsil eden herkes aynı kaderin farklı versiyonlarıyla karşılaşıyor.

Çünkü iktidarlar değişse de, hakikate duyulan tahammülsüzlük değişmiyor.

Bu yüzden bugün yaşananı yalnızca baskı, sansür ya da hukuksuzluk olarak tanımlamak eksik kalıyor.

Bugünün en büyük silahı, hakikatin sessiz infazıdır.

Sessiz infaz, insanı öldürmek değil; hakikati görünmez, önemsiz ve savunulamaz hâle getirmektir. Çünkü susturulan yalnızca insanlar değildir; zamanla toplumun hakikate inanma cesareti de susturulur.

İşte modern çağın baldıranı budur.

Artık ölüm, tek bir kâse içinde sunulmuyor.

Bir mahkeme kararına iliştiriliyor.

Bir televizyon tartışmasına serpiştiriliyor.

Bir sosyal medya linciyle çoğaltılıyor.

Bir ihale, bir soruşturma, bir işten çıkarma ya da görünmez bırakılma biçiminde dolaşıma sokuluyor.

Eskiden filozofun bedeni hedef alınırdı.

Bugün ise önce sözü öldürülüyor.

Ardından itibarı.

Sonra geçim kaynağı.

En sonunda da toplumun hafızasından silinmesi bekleniyor.

Modern iktidarlar, insanları öldürmeden fikirleri mezara gömmeyi öğrendi.

Baldıran artık bir kâsede değil; kurumların arasında dolaşan görünmez bir sistemdir.

Bu yüzden Sokrates'in ölümü yalnızca tarihsel bir olay değildir.

Her çağ, kendi Sokrates'ini üretir.

Ve ne yazık ki her çağ, kendi baldıranını da.

Küresel ölçekte manzara değişmiyor.

Kendilerini özgürlüğün, hukukun ve insan haklarının doğal temsilcisi olarak sunan büyük güçler de, çıkarları tehdit edildiğinde hakikati ilk gözden çıkaranlar oluyor. Coğrafyalar farklı, sloganlar farklı, bayraklar farklı olabilir; fakat güç, dünyanın her yerinde aynı refleksi gösteriyor.

Önce hakikati tehdit ilan ediyor.

Sonra onu söyleyeni yalnızlaştırıyor.

En sonunda ise toplumu sessizliğin güvenli olduğuna ikna ediyor.

Amerika'nın yıllardır demokrasi ve özgürlük söylemiyle kurduğu küresel meşruiyet, kendi iç hukukunda ve güvenlik politikalarında sık sık ciddi çelişkiler üretiyor. Güvenlik adına genişleyen devlet yetkileri, bireysel hakların giderek daralması ve kimsenin doğrudan hesap soramadığı kurumların milyonlar üzerinde belirleyici hâle gelmesi, modern çağın en büyük paradokslarından birini oluşturuyor.

Sokrates'in şu uyarısı tam da burada yankılanıyor:

“Kendinizi benim için değil, kendiniz için koruyun.”

Çünkü hukuk yalnızca suçlanan kişiyi korumaz.

Hukuk, yarın suçlanabilecek herkesi korur.

Bir ülkede yargı, hakikati araştırmak yerine gücün korkularını korumaya başladığında, mahkeme salonları adaletin değil, itaatin mekânına dönüşür.

Avrupa Birliği de bu tablonun dışında değildir.

İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve evrensel değerler üzerine kurulan söylem; enerji krizleri, ekonomik çıkarlar ya da jeopolitik dengeler söz konusu olduğunda çoğu zaman ikinci plana itiliyor. Bir yandan demokrasi dersleri verilirken, diğer yandan çıkar ilişkileri en ağır insan hakları ihlallerini bile görmezden gelebiliyor.

Sokrates'in bilgeliği burada yeniden anlam kazanıyor:

“En büyük bilgelik, insanın kendi cehaletini bilmesidir.”

Kendi çelişkisini fark edemeyen siyasal akıl bilgelik üretemez.

Yalnızca kendi ikiyüzlülüğünü daha zarif cümlelerle süsler.

Cehalet kaba olduğunda tepki çeker; kurumsallaştığında ise çoğu zaman diplomasi diye alkışlanır.

Eleştiri okunu Türkiye'ye çevirdiğimizde ise tablo daha da ağırlaşıyor.

Burada hakikate duyulan tahammülsüzlük, dönemsel bir siyasal refleks olmaktan çıkmış; giderek yönetme kültürünün bir parçasına dönüşmüştür.

Sokrates'in “Kendini bil” çağrısı, bugün en çok iktidarın duyması gereken cümlelerden biridir.

Çünkü kendini bilmek; gücün sınırını bilmektir.

Yanılabileceğini kabul etmektir.

Hesap verebilir olduğunu unutmamaktır.

Oysa güç, çoğu zaman kendisini hakikatin sahibi sanmaya başladığı anda yozlaşır.

Enflasyon, vatandaşın cebindeki son umudu da tüketirken; gösterişli yaşam ile gündelik hayatın sert gerçekliği arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha büyüyor. Bir tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan milyonlar, diğer tarafta bunun toplumsal karşılığını önemsemeyen bir ihtişam dili...

Bu yalnızca ekonomik bir eşitsizlik değildir.

Bu, aynı zamanda siyasal bir körleşmedir.

Eskiden "Körler Ülkesinde Tek Gözlü Kral" denirdi.

Bugün ise sorun tek gözlü bir kralın varlığı değildir.

Asıl sorun, toplumun görme yetisinin sistemli biçimde köreltilmesidir.

Yoksulluk kader diye anlatılıyor.

Eleştiri ihanet diye damgalanıyor.

İtaat erdem diye öğretiliyor.

Ve hakikat, bütün bu gürültünün içinde yavaş yavaş görünmez hâle geliyor.

Üniversiteler, düşüncenin özgürce filizlendiği kurumlar olmaktan uzaklaştırıldığında yalnızca akademi zarar görmez.

Toplum, kendi geleceğini sorgulama kabiliyetini de kaybeder.

Bir akademisyeni susturmak için artık baldıran gerekmiyor.

Araştırmasını engellemek...

Kürsüsünü elinden almak...

Onu görünmez kılmak...

Yeterli oluyor.

Çünkü çağımızın infazı bedene değil, mesleğe uygulanıyor.

Bağımsız medya da aynı görünmez mekanizmanın hedefinde.

Gazeteler kapatılmasa bile ekonomik olarak nefessiz bırakılabiliyor.

Gazeteciler hapse atılmasa bile ekransız, köşesiz ve işsiz bırakılabiliyor.

Sokrates'in şu sözü bugün her zamankinden daha ağır geliyor:

“Rüşvet almak şanıma aykırıdır.”

Oysa çağımızın trajedisi yalnızca rüşvet değildir.

Bazen bir makam...

Bazen bir ihale...

Bazen bir ekran...

Bazen birkaç dakikalık görünürlük...

İnsanların hakikatten vazgeçmesi için yeterli olabiliyor.

En tehlikeli baldıran, zorla içirilen değil; çıkar uğruna gönüllü yudumlanandır.

Not: yazının devamı haftaya 2. bölümde.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.