Hakikatin Sessiz İnfazı (Bölüm 2)

Mustafa Nesim Sevinç

Yazımın 1. Bölümünü geçen hafta yazmıştım.

Fakat bu karanlık tablonun tek faili iktidarlar değildir.

Hakikatin sessiz infazı, yalnızca onu susturanların değil; susturulmasına alışanların da eseridir.

Bu yüzden sorumluluk yalnızca iktidarın omuzlarında değildir. Muhalefet de iktidar olma iddiasını taşıdığı ölçüde aynı ahlaki sınavın içindedir. Ne var ki çoğu zaman bu sınavı geçmek yerine, iktidarın açtığı oyunun kurallarını kabullenmeyi tercih eder.

İktidarın kötülüğü çoğu zaman örgütlüdür.

Muhalefetin yarattığı tahribat ise çoğu zaman cesaretsizlikten, vizyonsuzluktan ve günü kurtarma telaşından beslenir.

Biri korku üretir.

Diğeri umut üretemez.

Biri baskıyı kurumsallaştırır.

Diğeri onu aşacak dili kuramaz.

Sonuçta değişen yalnızca roller olur.

Hakikat ise her defasında biraz daha yalnızlaşır.

Sokrates yargılanırken bile Atina'yı terk etmeyi değil, onu daha iyi bir şehir hâline getirmeyi düşünüyordu. Çünkü onun mücadelesi kişilerle değil, düşünceyleydi. Bugünün siyasetinde ise kişiler büyüdükçe ilkeler küçülüyor; koltuklar sağlamlaştıkça vicdanın sesi kısılıyor.

Sokrates'in şu sözü, belki de bugünün siyasal hayatını en iyi özetleyen cümledir:

“Hiç kimse bilerek kötülük yapmaz.”

Gerçekten de çoğu kötülük, kendisini iyilik sanarak ortaya çıkar.

İktidar, ülkeyi koruduğunu düşünür.

Muhalefet, zamanı gelince düzelteceğine inanır.

Bürokrasi, görevini yaptığını söyler.

Medya, yalnızca işini yaptığını savunur.

Akademi, sessizliğini tarafsızlık diye açıklar.

Fakat tarih, niyetleri değil sonuçları kaydeder.

Hakikati savunmayan herkes, onu susturanların kurduğu düzenin görünmez ortağına dönüşür.

Bugün yaşadığımız trajedinin en acı tarafı da budur.

Artık hakikati öldürmek için filozofları idam etmeye gerek kalmadı.

Bir düşünceyi itibarsızlaştırmak…

Bir insanı yalnızlaştırmak…

Bir akademisyeni görünmez kılmak…

Bir gazeteciyi işsiz bırakmak…

Bir sanatçıyı hedef göstermek…

Bazen bunların her biri, tek bir idam hükmünden daha etkili olabiliyor.

Çünkü modern çağ, öldürmeden yok etmeyi öğrendi.

İşte sessiz infaz tam da budur.

İnsan yaşar.

Konuşur.

Nefes alır.

Ama söyledikleri artık duyulmaz.

Toplumun hafızasından yavaş yavaş silinir.

Sokrates'in baldıranı bir defalık bir ölümdü.

Bugünün görünmez zehri ise her gün biraz daha içiliyor.

Bir gün gazeteciye…

Bir gün akademisyene…

Bir gün hukukçuya…

Ertesi gün sıradan vatandaşa…

Ve en sonunda bütün topluma…

Çünkü hakikatin sessiz infazı, tek tek insanların değil; toplumun vicdanının yavaş yavaş uyuşturulmasıdır.

Sokrates,

“Ben bir Atinalı ya da bir Yunan değil, bir dünya vatandaşıyım.”

derken yalnızca aidiyetini tarif etmiyordu.

Hakikatin hiçbir bayrağa, hiçbir partiye, hiçbir ideolojiye ait olmadığını söylüyordu.

Hakikat evrenseldir.

Onu bastırma yöntemleri de…

Amerika'da güvenlik adına…

Avrupa'da çıkar adına…

Türkiye'de beka adına…

Ama sonuç değişmez.

Önce hakikat tehlikeli ilan edilir.

Sonra onu söyleyen yalnızlaştırılır.

Ardından toplum, sessizliğin erdem olduğuna ikna edilir.

Ve sonunda insanlar konuşmayı değil, susmayı öğrenir.

İşte bir toplum için gerçek felaket de tam burada başlar.

Çünkü korku, bir gün sona erebilir.

Baskı, bir gün yıkılabilir.

İktidarlar değişebilir.

Fakat hakikate karşı geliştirilen kayıtsızlık, nesiller boyunca yaşayabilir.

Bu yüzden mesele yalnızca siyaset değildir.

Mesele vicdandır.

Mesele hafızadır.

Mesele insanın kendi hakikatine sahip çıkma cesaretidir.

Sokrates baldıranı içerek öldü.

Ama hakikatten vazgeçmedi.

Bugünün iktidarları ise hakikati susturabileceklerini sanıyor.

Oysa tarih bunun tam tersini söylüyor.

Hakikati söyleyenler geçici olarak susturulabilir.

İtibarsızlaştırılabilir.

İşsiz bırakılabilir.

Sürgüne gönderilebilir.

Ama hakikat, onu söyleyen insandan daha uzun yaşar.

Çünkü hakikatin en büyük gücü, iktidardan değil; zamandan beslenmesidir.

Hakikatin bedeli hiçbir çağda değişmedi; yalnızca infaz yöntemleri modernleşti.

Antik Atina'da bir Sokrates'i susturmak için tek bir kâse baldıran yeterliydi.

Bugün ise bunun için devasa bir mekanizma kuruldu.

Mahkemeler baldıran üretir.

Ekranlar baldıran dağıtır.

Algoritmalar baldıranı meşrulaştırır.

Sessizlik ise o görünmez zehri topluma içirir.

Sonra herkes aynı yalana inanır:

"Hakikat konuşuyor."

Hayır.

Hakikat konuşmuyor.

Hakikat yargılanıyor.

Hakikat itibarsızlaştırılıyor.

Hakikat işsiz bırakılıyor.

Hakikat yalnızlaştırılıyor.

Hakikat sürgüne gönderiliyor.

Ve en sonunda…

Hakikat önemsizleştiriliyor.

Çünkü modern çağın en büyük başarısı, hakikati yok etmek değil; onu sıradanlaştırmaktır.

Tarih bize şunu öğretir:

Her çağın bir Sokrates'i olmuştur.

Her çağın bir baldıranı…

Ve her çağın, o baldıranı olağan gören bir kalabalığı…

Fakat tarih hiçbir zaman baldıranı içeni hatırlamadı diye yazılmadı.

Tarih, hakikati susturmaya çalışanların neden başarısız olduğunu anlatmak için yazıldı.

Bugün sessizce infaz edilen yalnızca düşünürler, gazeteciler ya da akademisyenler değildir.

Bugün sessizce infaz edilen, hakikatin kendisidir.

Ve bir toplum için bundan daha büyük bir felaket yoktur.

Çünkü baldıranı içen Sokrates ölmedi; asıl ölen, onun ölümünü sıradanlaştıran Atina'nın vicdanıydı.

Bugün de aynı soruyla karşı karşıyayız: Hakikati susturduğumuzu mu sanıyoruz, yoksa kendi vicdanımızın sessiz infazına mı tanıklık ediyoruz?

--

Mustafa Nesim SEVİNÇ

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.