Bazen insan sadece havadan sudan konuşmak istiyor.
Gerçekten yalnızca havadan, sudan… Yağmurdan mesela. Baharın geç gelişinden, kengerin çıkışından, sabah serinliğinden, çiçek açan ağaçlardan söz etmek istiyor. Ama bu ülkede havadan sudan konuşmak bile artık mümkün değil.
Çünkü biz normal olmayı unuttuk.
Bu yıl Diyarbakır’da bahar uzun sürdü. Yağmurlar bereketli yağdı. Barajlar doldu, toprak suya doydu. Çocukluğumuzdaki gibi bir bahar yaşadık belki de uzun yıllardan sonra ilk kez. Buralarda bahar zaten misafir gibidir; bir sabah uyanırsınız yaz gelmiştir, bir gece yatarsınız kış çökmüştür. Yağmur yağdığı sürece bahardır bu coğrafyada. Yağmur kesildi mi hayatın üstüne ağır bir sıcaklık çöker.
Ama bu yıl yağmur uzun sürdü.
Ne güzel değil mi?
Normal bir ülkede insanlar bunun sevincini yaşar. Çiftçi toprağına bakıp umutlanır, çocuklar yağmurun altında oynar, insanlar kahvede “Bu sene bereketli olacak” der geçerdi.
Bizde öyle olmadı.
Yağmur yağdı, herkes birbirine komplo teorileri anlatmaya başladı. Yok efendim bulutları İsrail yönlendiriyormuş, Suudi Arabistan yağmur taşıyormuş, birileri bulut çalıyormuş… Bir dönem İran Cumhurbaşkanı’nın söylediği o meşhur söz yeniden dolaşıma girdi: “Bulutlarımızı çalıyorlar.”
İnsan düşünüyor gerçekten…
Bir toplum neden en basit doğa olayına bile doğal bir açıklama getiremez hale gelir?
Çünkü güven duygusunu kaybettik.
Bu ülkede artık hiçbir şeyin normal sebeplerle olduğuna inanmıyoruz. Her olayın altında başka bir hesap, başka bir oyun, başka bir senaryo arıyoruz. Çünkü yıllardır yaşadığımız şeylerin çoğu zaten hayatın olağan akışına benzemiyordu. Akla, mantığa, vicdana sığmayan o kadar çok şey gördük ki… Zamanla toplum olarak gerçekle kurduğumuz ilişki bozuldu.
Şimdi biri yağmur yağsa “Neden yağdı?” diye kuşkulanıyor, güneş açsa “Bunun altında ne var?” diye soruyor.
Bu yalnızca siyasi bir mesele değil. Bu aynı zamanda büyük bir sosyolojik yorgunluk.
Biz bu ülkede yaşamayı değil, hayatta kalmayı öğrendik. Kitap okumayı unuttuk. Sinemaya gitmeyi unuttuk. Yeni çıkan bir filmi heyecanla beklemeyi, bir romanın altını çizerek okumayı, sevdiğimiz bir şarkıyı yalnızca keyif almak için dinlemeyi unuttuk. Çiçekten, müzikten, tiyatrodan, sergilerden, uzun tren yolculuklarından, deniz kenarında kurulacak hayallerden konuşmayı unuttuk. İnsanların bir kafede saatlerce yalnızca hayatı konuştuğu günler sanki başka ülkelerin hikâyesi gibi kaldı bize.
Eskiden insanlar yaz gelince tatil planı yapardı; şimdi market hesabı yapıyor. Eskiden “Bu yıl nereyi görelim?” diye sorulurdu, şimdi herkes “Bu ayı nasıl çıkaracağız?” diye düşünüyor. Yeni şehirler keşfetmenin, başka kültürler tanımanın, bir akşam dostlarla oturup kahkaha atmanın bile lüks sayıldığı bir hayatın içine sıkıştık. Çünkü bu ülkede insanın zihni hiçbir zaman tam anlamıyla dinlenemiyor. Sürekli bir kaygı dolaşıyor içimizde. Geçim kaygısı, gelecek kaygısı, adalet kaygısı, yarın ne olacağını bilememenin kaygısı…
Bu yüzden iki insan yan yana geldiğinde konuşulan ilk şey hep aynı oluyor: ekonomi, siyaset, geçim derdi ya da öfke… Çünkü hayat pahalı, çünkü insanlar mutsuz, çünkü herkes çok yoruldu. Ve yorulan sadece bedenler değil; ruhlarımız da yoruldu bu ülkede.
Belki de en korkuncu şu:
Bu ülkenin insanı artık mutlu olmayı ayıp sayacak hale geldi.
Oysa dünyanın en güzel coğrafyalarından birinde yaşıyoruz. Şu toprağın kıymetini başka milletlerin eline verseniz neler yaparlardı diye düşünmeden edemiyor insan. Bazen “Bu ülke Almanların elinde olsaydı ne olurdu?” diyorum. Sonra Japonları düşünüyorum. Disiplini, üretmeyi, ortak aklı düşünüyorum. Biz ise yıllardır birbirimizi tüketiyoruz.
Üstelik bunu sadece yönetenler yapmadı.
Biz de değişmedik.
Biz de kolay olanı seçtik.
Düşünmek yerine taraf tuttuk. Sorgulamak yerine slogan ezberledik. Herkes kendi mahallesinin gerçeğine inandı. Herkes kendi yalanını kutsadı.
Ve sonunda ortaya tuhaf bir toplum çıktı.
Çok konuşan ama az düşünen…
Her şeyi bilen ama hiçbir şeyi çözemeyen…
Sürekli öfkeli, sürekli yorgun, sürekli tedirgin bir toplum…
Bazen gerçekten yalnızca havadan sudan konuşmak istiyorum. Bahardan söz etmek… Diyarbakır sokaklarında uzayan akşamlardan… Yağmur sonrası toprağın kokusundan… Kırlarda açan gelinciklerden… İnsanların biraz olsun huzur bulmasından…
Ama sonra televizyonu açıyorsunuz.
Bir haber düşüyor.
Bir skandal, bir kriz, bir felaket, bir kavga…
Ve insanın içindeki bütün bahar yeniden kuruyor.
Yine de bu yıl yağmurların bol yağmasına sevindim. Çünkü bu toprakların suya ihtiyacı vardı. Belki bizim de biraz yağmura ihtiyacımız vardı. Biraz durmaya… Biraz sakinleşmeye… Biraz insan kalmaya…
Belki bir gün gerçekten havadan sudan konuşabildiğimiz bir ülke oluruz.
İşte o gün, belki ilk kez normal bir hayat yaşamaya başlamış olacağız.
SEVGİYLE … ????