Hayat-ı Alil(10)

Zeynel Hebun Güler

 Öğrendim; henüz beş yaşındayken acının ne demek olduğunu, acıyı tüm bedenimde yaşamayı ve her şeye rağmen ayakta kalabilmeyi. Bunları babamdan ve annemden öğrendim yaşadığımız acıların ertesinde. Ne kadar acı çekseler de daima ayaktaydılar. Çocukları için çalışmaya, çabalamaya ve kimi zaman her şeylerini feda etmeye hazırdılar daima.

 Annem, sekiz çocuğunun cansız bedenini toprağa koymuştu şimdiye kadar. Kendi elleriyle sonsuzluğa teslim etmişti yavrularını. Kendi canından çıkanı, hatta diyebilirim ki kendi canını gömmüştü parça parça toprağa. Ondandır ki her zaman biraz eksik, buruk ve hissizdi.

 Eve girdiğimde gördüğüm, kardeşimin kanı çekilmiş bedeni ölene dek aklımda kalacaktı. Annemin kucağında yatıyordu uçsuz bucaksız bir sessizlik içinde. Üzerinde yırtık, solmuş, sarı renkteki elbisesi; ayakları ise taşlara değmekten kanamış ve kirlenmiş yüzünde tek bir duygu belirtisi yok. Hayatınızda gördüğünüz cansız bedenler hep yüreğinizin bir köşesinde yankılanır. Bir de o beden kardeşinize aitse...

 Annem, çaresiz bir şekilde ağlayarak çıktı evden kucağında kardeşimin cansız bedeniyle. Yüzünü eliyle kapatan babam; bunu fark edince annemin peşi sıra evden çıktı, onunla birlikte diğer kardeşlerim de. Divanın köşesine sinmiş, anlamsız bakışlarla sessizce ağlayarak duvara bakan ben ise dışarı çıkmadım, çıkamadım. Henüz beş yıldır yeryüzüne basan dizlerimin mecali kalmamıştı. Öylece durup boş bakışlarla duvara bakmaya devam ettim. Annemi çağırmaya korktum, babamın peşinden gidemedim; evde bir ben bir de babamın eliyle ittiği kapının gıcırtısı kaldı geride.

 Günlerce ağzımdan tek bir kelime çıkarmaya utandım, kardeşimin ölüsüne saygısızlık etmek istemedim. Evimizdeki sessizlik, aralıksız olarak devam eden bir dua gibi sanki sürekli kardeşimi yâd ediyordu. Aradan geçen günlerin ardından, sessizliği bozup anneme kardeşimin nasıl öldüğünü sormaya karar verdim ama buna henüz hazır değildim. Günlerdir ihmal ettiğim ormana tekrar gidip öyle soracaktım.

 Yollar düşününce ve kederli olunca bitmek bilmezdi. Daha önceleri koşarak anında geçtiğim bu yollardan, şimdi ise ayaklarıma koca bir yük bağlamışlar gibi ağır ağır geçiyordum. Zihnimde garip düşünceler dolanıyordu: “Kardeşim nasıl, neden ölmüştü? Daha önceden açlıktan, hastalıktan ölen birçok kişiyi duymuştum köyümüzde fakat bir gün öncesine kadar bir şeyi yok gibiydi.” Aklımda bu düşüncelerle devam ettim yürümeye, elimde sopamla. Ormana vardığımda derin bir sessizlik vardı burada da. Sanki ağaçlar hissetmişti mutsuz olduğumu yahut bana öyle geliyordu. Derin bir iç çektim ormanın ortasında, ağaçları inceledim, yapraklara dokundum. Şunu anladım ki; biz doğadan geliyorduk ve sanırım doğaya muhtaçtık.

 Ormanda yeterince dinlenip hava aldıktan sonra eve gitmek üzere yola koyuldum. Son gelişimde gördüğüm incir ağacı geldi birden aklıma, yoldan geçerken ona da bakmaya karar verdim. Kavurucu güneşin altında öylece duruyordu son gördüğümdeki gibi, yalnız bu kez çoğu yaprağı kurumuştu, güneşten olmalıydı.

 Eve vardığımda annem divanın üstünde oturmuş bir şeyler örüyordu. Gözlerinden ara ara akan gözyaşlarını da gizlemeye çalışıyordu eliyle ama yine de fark ediliyordu. Kararlıydım, soracaktım kardeşimin ölüm nedenini. Yavaşça yaklaştım yanına ve divanın dibine kuruldum.

-Ana, bir şey soracağım sana.

 Böylece evimize günlerdir hakim olan sessizliği bozmuş oldum.

-Sor Alil’im, dedi birden iç çekerek. Bana kalırsa ne soracağımı tahmin etmişti.

-Kardeşim nasıl öldü?

Evin içinde yine derin bir sessizlik oldu. Duvardaki saat bile durdu, ağaçların hışırtısı kesildi, kalplerimiz de durmuştu sanki. Annem tek kelime dâhi edemedi. Sessizliği bozan kardeşimin peltek ağzıyla söylediği şu sözleri oldu:

-Onu ben buldum, köyün girişindeki incirin altında yatıyordu. Kan vardı, evet kan. Yılan dişlemişti. Kocaman yılan beni görünce kaçtı.

Yutkundum.

Zeynel Hebun Güler