Son yıllarda insanlarla yaptığım sohbetlerde giderek daha sık aynı cümleyi duyuyorum: “Kendimi güvende hissetmiyorum.” Bu cümle çoğu zaman somut bir tehlikeyi anlatmıyor. Daha çok, görünmez ama sürekli hissedilen bir huzursuzluğu ifade ediyor.
İnsan zihni güven duygusuna ihtiyaç duyar. Bu duygu yalnızca fiziksel olarak korunmakla ilgili değildir; aynı zamanda dünyanın öngörülebilir ve düzenli bir yer olduğu inancıyla da ilgilidir. Ancak içinde yaşadığımız çağda bu algının giderek zayıfladığı hissediliyor.
Dünyanın farklı bölgelerinde süren savaşlar, krizler, ekonomik belirsizlikler ve sürekli değişen gündemler insan zihninde kalıcı bir tedirginlik yaratabiliyor. İnsan bazen doğrudan savaşın içinde olmasa bile savaş psikolojisinin gölgesinde yaşayabiliyor.
Haberleri takip ederken yalnızca bilgi almıyoruz; aynı zamanda sürekli bir tehdit atmosferine maruz kalıyoruz. Bir yerde patlayan bomba, başka bir yerde başlayan çatışma ya da ekrana yansıyan kriz görüntüleri zihnimizde yalnızca “uzakta olan bir olay” olarak kalmıyor. İnsan beyni bu görüntüleri çoğu zaman gerçek bir tehlike gibi algılıyor. Bu yüzden savaş bazen yalnızca cephede değil, insanların zihninde de yaşanıyor.
Seans odasında da benzer duyguların dile getirildiğini sık sık duyuyorum. Geleceğe dair belirsizlik, çocukların yaşayacağı dünyaya ilişkin kaygı ya da nedeni tam açıklanamayan bir huzursuzluk… Bu duyguların ortak noktası güven duygusunun zedelenmesi. Çünkü insanın psikolojik olarak dengede kalabilmesi için dünyanın en azından bir ölçüde güvenli olduğuna inanması gerekir.
Belki de yaşadığımız çağın en zor taraflarından biri şu: Dünyanın neresinde ne oluyorsa anında öğreniyoruz. Bu bilgi akışı bir yandan farkındalık yaratırken, diğer yandan zihnimizi sürekli tetikte tutabiliyor. Sürekli alarm halinde yaşamak ise zamanla insanı yoran bir durum.
İnsan zihni tehlikeleri fark etmeye çok yatkındır. Bu yüzden olumsuz haberlere daha hızlı tepki veririz. Ancak bu durum dünyanın yalnızca karanlık bir yer olduğu anlamına gelmez. İnsanlık tarihi aynı zamanda dayanışmanın, iyileşmenin ve yeniden kurmanın da tarihidir.
Bugünlerde belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, küçük ama gerçek güven alanları yaratabilmek. Aile içinde, arkadaşlık ilişkilerinde, gündelik hayatta… Çünkü güven yalnızca büyük politik kararlarla değil, insanların birbirine kurduğu ilişkilerle de yeniden inşa edilir.
Dünya her zaman güvenli bir yer olmayabilir. Ama insanın en güçlü taraflarından biri, belirsizlik içinde bile bağ kurabilme ve yeniden ayağa kalkabilme gücüdür. Belki de bugün sormamız gereken soru şu: Daha güvenli bir dünya beklerken, biz kendi küçük dünyamızda ne kadar güven yaratabiliyoruz?
Klinik Psikolog Kübra Özsat