İşçiler Örgütleniyor (1939-1950) üzerine(2)

Müslüm Üzülmez

 

Yurt içinde ise ırkçılık, asimilasyon ve baskılar at başı gitmektedir: “Türk Tarih Tezi” ve buna paralel “Güneş Dil Teorisi”nin Türk Tarih Kongrelerinde ve birçok alanda işlenmeye çalışıldığı ve Anadolu’da yaşayan tüm halkların Türk olduğu, Dünya’ya medeniyeti Türklerin yaydığı, bütün dünya dillerinin Türk Dili kökenli olduğuna dair kararların alındığı; Adolf Hitler ve Benito Mussolini’ye ve bunların faşist rejimlerine övgüler düzüldüğü; Şeyh Said’ (1925), Ağrı, (1926) Dersim (1938) Kürt isyanlarının bastırılmasından sonra, zorla, “Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu, Kürtçe olarak bilinen bir dilin olmadığı” söylenerek idari, yasal, siyasi ve sosyal düzenlemelerin bu söyleme gören düzenlendiği yıllardır. Bu yıllar; işçi liderlerinin, sendikacıların, aydınların, Türkiye Komünist Partisi yönetici ve üyelerinin sürekli takipte olduğu ve değişik zaman aralıklarında tutuklanıp ceza aldığı ve de sözde “çok partili” demokrasiye geçişin başladığı yıllardır.

Türkiye işçi hareketi ve sendikal hareketi bu gelişmelerden o zamanlar çok fazlasıyla etkilenmiştir. Bu durum, 1939-1950 arası yıllarda işçilerin ve komünistlerin verdiği zorlu mücadelenin ne kadar değerli olduğunu göstermektedir. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, hak arama, çalışma saatlerinin düzenlenmesi, iş güvencesi, sendika, grev, toplu sözleşme ve en önemlisi demokrasi mücadelesinin varlığı bu yıllarda verilen mücadelenin ürünüdür. Kısacası, işçilerin ve komünistlerin mücadeleleri boşa geçmemiştir. “İşçiler Örgütleniyor (1939-1950)” bunun belgesidir diyebilirim.

Türkiye’de sol, sosyalist mücadele yükseldikçe, devrimci mücadele geliştikçe antikomünizm ve Kürt halkına karşı yapılan baskılar geometrik bir artış göstermiştir hep. Sağcılarımız, dincilerimiz, burjuvazimiz, yöneticilerimiz, medya patronları ve sarı sendikacılar ABD’den daha fazla antikomünist, kraldan çok kralcı olmuş, Kürt halkının gasp edilen haklarının iadesi konusunda ise “körler sağırlar birbirini ağırlar” olmuşlardır.

Tarihin şaşmaz kendine has bir zaman akışı vardır. Hiçbir şey birden olmaz. Her şeyin bir gelişim süreci vardır. Nasıl ki bir kavak ağacı, bir civciv bir günde büyümez ise, toplumsal ve siyasal olay ya da hareketler de birden ortaya çıkmaz, her olayın/hareketin bir öncesi vardır. Canlılar hücre hücre gelişir, toplumsal ve siyasal olaylar/hareketler de saat saat, gün gün, yıl yıl gelişerek belli bir düzeye varır. M. Şehmus Güzel de, belgelere dayanarak tarihe ışık tutmaya çalışıyor ve kitabında Türkiye işçi hareketinin bir tarihi olduğunu anlatıyor.
Siyasi iktidarın ve paranın despotluğuna karşı insan öznesini savunan toplumsal hareketler demokrasiyi hedeflemelidir. Bu hedefe varılması için, M. Şehmus Güzel’in önemle üzerinde durduğu gibi tarih bilincine fazlasıyla ihtiyacımız var, çünkü demokrasinin gelişimi tarih bilincinin gelişimiyle doğru orantılıdır.

Kıssadan hisse:
Bugünün düşünce biçimi ile geçmişe yönelik yapılacak sorgulamalar geçmişi değersizleştirir. Olay ve olguları kendi zaman dilimi içinde değerlendirmeliyiz.

Türkiye çalışanları gerçek, bağımsız ve emekten yana sendikalarını yaratmak zorundadır. Şimdiye kadar bu gerçekleştirilmediği için meydan başkalarına kaldı. Doğa yasasıdır, boşluk doluluğu davet eder. Emek örgütlerinin siyasal sistem tarafından her zaman yutulma tehlikesi vardır. İktidarın haklı taleplere her zaman kör ve sağır olduğunu da unutmayalım.

Sendikaların ve işçi hareketlerinin çıkmaza götüren şey iktidara ve sermayeye bağımlılık ilişkisidir. İktidar ve uzantılarına elini veren kolunu, kolunu veren bedeninin yanında ruhunu da kaptırır.

Türkiye’de sendikacılık kavramı ve sendikacılığın kendisi kirlenmiştir. Türkiye sendikacılığı kirlenme örnekleriyle doludur. İnsanı ve emeği esas alan toplumsal hareketlere ve gerçek sendikalara ihtiyaç vardır. Boş kaplar gibi içi boş sendikaların sesi çok çıkar, sesi çok çıkanlara kanmayalım. Ateşböceklerinin aleviyle aş pişmez.

Yaşanmış deneyimlerin çeşitliliğinden gerekli dersleri çıkartılmalı, yeni nesil geçmişin olumlu mirasını sahiplenmelidir. Üretimdeki gelişme özgürlüklerin gelişmesini sağlamaz. Özgürlüğün gelişimi özgürlük mücadelesine bağlıdır. İstemeyene bir şey verilmez.

Teknik, ekonomik gelişme ve toplumsal değişmeleri yönetebilme becerisi gösterilebilmeli ve her konuda mahir olunmalıdır. Değişimler yönetilemezse eğer, hayatın her alanında başkaları gelir başa geçer ve yönetir. Doğru bir kavrayışa ihtiyacımız vardır. Doğru bir kavrayış ve mücadele kalitemizde ve bakış açımızda bir dönüşüm yaratabilir.
Değişen koşullara göre yeni örgütlenme biçimleri ve söylemi geliştirmeli. Siyasal iktidarların buyruklarına boyun eğen, yutulup kolay sindirilen bir gelenekten gelinmediği gösterilmelidir.

Emeğin niteliksel ve niceliksel gücü eskiden olduğu gibi tarihin akışını belirlemeyebilir, ama verilecek mücadele gidişatın olumluya gitmesinde, yani doğa, insan, emek ve hukuk alanında çok fazlasıyla etkili olabilir.

***
Tarihi doğru okumak isteyenlerin, toplumsal hareketlerin yakın tarihini araştıranların, işçi ve sendikal harekete ilgi duyanların ya da işçi örgütlemesinin içinde olanların akıl tutulmasının yaşandığı bugünlerde “İşçiler Örgütleniyor (1939-1950)” kitabını incelemelerinde fayda var.