İstanbul’da Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı

İstanbul'da "Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı" düzenlendi. Bekir Ağırdır, “Acıları yarıştırarak geleceği kuramayız” dedi. Serhun Al ise, Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin “dünyaya örnek olabilecek bir fırsat” olduğunu söyledi.

TİGRİS HABER - İstanbul’da düzenlenen "İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nda, açılış konuşmalarının ardından oturumlar başladı. Siyasetten kültür sanata, sivil toplum örgütünden gazetecilere kadar çok sayıda aydın ve yazarın katıldığı konferansın ilk oturumu "Cumhuriyetin Kurucu Hikayesi, İmkanlar ve Dışarıda Bırakılanlar" oldu.

Levent Köker'in moderatörlüğünü yaptığı oturumda, Erdoğan Aydın "Demokratik Bir Cumhuriyet Mümkün müydü?”; Hülya Osmanağaoğlu, "Cumhuriyet: Burjuva Devrim, Sınıflar Mücadelesi ve Feminist Hareket”; Namık Kemal Dinç "Yüzyıllık Çıkmaz: İhya ile İmha Arasında Kürtler”; Pakrat Estukyan ise "Geleceğin İnşasında Geçmişin Düşündürdükleri" üzerine sunum yaptı.

Köker, geçmişin değerlendirilmesinde çekincen davranıldığına işaret ederek, cumhuriyetin kuruşulundaki çelişkilere değindi.

Birinci Meclis’in çoğulculuğu

Panelde ilk olarak konuşan Erdoğan Aydın, “Cumhuriyetin kuruluşuna torpil yapan bir anlayış etkili olmaya devam ediyor” dedi. Radikal bir sorgulamaya ihtiyaç olduğuna dikkati çeken Aydın, “Bunu yapmadan sorunları çözmek mümkün olmayacaktır” diye kaydetti. Aydın, “Demokrasi ağır duvarlar altına almış cendereye karşı kendimize doğru soruyu sormak gerekir. Başlangıç bize iddia edilenin tersi bir tablo veriyor” diye konuştu. Aydın, birinci Meclis’in çoğulculuğuna işaret ederek, “Bu Meclis’te Kürtler vardı; Aleviler vardı” dedi.

Aydın, 1921 Anayasası’nın bu toprakların gördüğü en demokratik anayasa olduğunu belirterek, “Peki millet Türklüğü mü işaret ediyordu. Hayır. Meclis’te pek çok konuşma bize göstermiştir ki buradaki millet, Türkiye halklarını, birbirinin hak ve özgürlüklerine saygılı, öz kardeşler olarak tarif edilen bir durum söz konusu” diye konuştu.

1921 Anayasası ruhu

1923-1925 yılları arasındaki döneme dikkati çeken Aydın, “Birinci Meclis’in çoğulculuğu tasfiye edildi. Artık Kürt kökenli insanların olduğu ancak Kürtlerin olmadığını gösteriyor. Aleviler, Çerkezler, Lazlar açısından aynı bir tablo söz konusu. Herkesi Türkleştirmeyi öngören merkezileştirici bir anayasanın dayatılmasıydı” diye kaydetti. Aydın, cumhuriyetin kurucu ruhuna ihtiyaç olduğunun altını çizdi.

Hülya Osmanağaoğlu: Kadın hareketi bileşen olarak tanınmalı

Hülya Osmanağaoğlu, AKP’nin yeni bir rejim inşa ederken ilk olarak “kadınların tüm kazanımlarını gasp etmeye çalışarak” bu işe başladığını söyledi. Hülya Osmanağaoğlu, en son süresiz nafaka hakkının Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından iptal edildiğine işaret etti. 1908 yılı sonrası kadınların açtığı dernek ve dergileri sıralayan Hülya Osmanağaoğlu, 1923 sonrası bunların kapatıldığını kaydetti. Hülya Osmanoğaoğlu, “İslam kadını” vurgusu yerine “Türk kadını” vurgusunun aldığını kaydetti.

Hülya Osmanağaoğlu, demokratik cumhuriyetin tartışıldığı bir dönemde feminist hareketin, kadın hareketinin, TJA’nın da tanınması gerektiğini vurguladı. Hülya Osmanağaoğlu, “Sadece ‘kadınlar’ diyerek değil, Türkiye’deki feminist hareketin, kadın hareketinin (TJA) siyasal bir bileşen olarak kabul edilmesi gerekir” dedi.

Dinç: yeni bir sözleşmeye ihtiyaç var

Namık Kemal Dinç, 1919 yılından sonra Kürtlerin maruz kaldığı inkara değindi. 1921 yılından sonra Kürtlere bakış açısının değişmeye başladığını belirten Dinç, “Birinci Meclis’in kapatılması Kürt-Türk İttifakı’nın sonu oldu. 15 Nisan 1923 aynı zamanda Kürt meselesinin ortaya çıkışında da bir başlangıç olabilir” dedi.

Dinç, söz konusu dönemlerde Ankara hükümetinin içeride Kürtleri telafuz etmediği ancak dışarıda “Kürtlerin temsilcisiyiz” yönünde ifadeler sarf ettiğini dile getirdi. Dinç, 1919’da Kürtlerle varılan mutabakattan uzaklaşıldığına işaret etti.

Dinç, Kürtlerin artık yüzyıl öncesi Kürtler olmadığının altına çizerek, “Kürtler artık mücadeleleriyle örnek gösterilecek bir halk konumundadır. Diğer halklarla birlikte eşit bir özne olmak istiyorlar” dedi.

Kürtlerin ülkenin yaklaşık yüzde yirmisini oluşturduğunu söyleyen Dinç, “Ancak Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürtlerin tek başında gerçekleştirebileceği bir şey değil. Kürt gerçekliği kabul edilmeli. Yüz yıl önce Kürtler ile birlikte tüm toplum kaybetti. Bir yüzyılı kaybetmemek için demokrasi kesimlerin birlikteliği zorunludur. Yeni bir sözleşmeye ihtiyaç vardır” ifadelerini kullandı.

Estukyan: Yalanlar cumhuriyetin kuruluş harcını oluşturdu

Panelin son konuşmacısı Pakrat Estukyan ise, demokratik bir cumhuriyetin yurttaşı olmak mücadelesi verdiklerini ifade etti.

Estukyan, Türkiye’nin antiemperyalist bir mücadeleyle kurulduğu tezinin ortaya atıldığını ancak bu durumun böyle olmadığını vurguladı. Estukyan, cumhuriyetin emperyalizm üzerine kurulduğuna işaret ederek, “Ağır yalanlar, ağır suçlar bu cumhuriyetin kuruluş harcını oluşturdu. Kurtuluş savaşı anlattılar. Dönük baktık ki kendi vatandaşlarıyla savaşmışlar. 1920 başında 13 milyon nüfus vardı. Müslüman olmayan 4 milyondu. Şu anda 85 milyon var. Müslüman olmayanları toplarsak yüz bini zor geçiyoruz. Anlaşılan o ki Kurtuluş Savaşı bunlardan kurtulmanın savaşı olmuştur” dedi.

‘Kürt uyanışı’nın etkisi

Bugünkü demokratikleşme tartışmaların Türkiye’deki sosyalist hareketin sayesinde olmadığına dikkati çeken Estukyan, “Kürtlerin uluslaşma sürecinde geldikleri aşama oldu. Kürtler, geçen yüzyılın başında ulus bilinci oluşmamış, dinsel ve aşiretler bağları olan gruplardı. Yerleşik bir düzen kuramamışlardı. Ama son 40 yıldır süregelen Kürt uyanışı, buna paralel olarak siyasal mücadele; bugün yeni anlayış arıyorsak ve memleketi daha aydınlık geleceğe götürmek istiyorsak bu uluslaşma sürecinden ötürürdür. Dolayısıyla Türkiye Kürtlerinden fevkalede önemli beklentiler oluşuyor” diye konuştu.

Süryanilerin yaşadığı sorunlara dair çağrı

Türkiye’deki bütün halkların bugün DEM Parti bünyesinde yer aldığını kaydeden Estukyan, bu siyasetin Ermenilere dönük katliamda yüzleşme noktasında samimi bir tutum gösterdiğini vurguladı. Estukyan, bu dönemde DEM Parti siyasetine daha önemli bir sorumluluk düştüğünü belirterek, 2000’li yıllar sonrası Mardin’deki Turabdin Bölgesi’nde dönen Asuri-Süryani’lerin yaşadıkları sorunları anlattı.

Estukyan, “Köyler boşaltılırken Kuzey Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldılar. 2000’ler sonrası demokrasi havası estiğinde bu insanların bir kısmı geri geldi. Terk ettikleri evleri inşaya giriştiler. Burada, yaşam kurma yarışında komşularıyla sorunlar yaşadılar. Can kayıpları da vermeye başladılar. Komşularınız kim dediğimizde ‘Kürtler’ diyorlar. Korucu aşireti olan Kürtleri biliyoruz. Hamidiye Alayları’na asker veren aşiretleri biliyoruz. Kürt siyasi hareketinin Asuri-Süryanilere karşı ağır bir sorumluluğu var. Bu sorumluluk ‘Ben senin yanındayım’ sorumluluğudur. Bütün müzakerelerin ve süreçlerin ötesinde ilkesel bir tutum olarak.”

"İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” ikinci oturumla devam etti. “Yüz Yıllık Yalnızlık: Milliyetçilik, Hafıza ve Toplumsal Kutuplaşma” konulu panelin moderatörlüğünü Fatma Bostan Ünsal yaptı.

Bekir Ağırdır, “Birbirimizi Duymadan Birlikte Yaşayabilir miyiz?”; Ferhat Kentel “Aynı Geçmişte Ayrı Dünyalarda: Kutuplaşmanın ve Anla(ş)manın Hafızası”; Noém Lévy-Aksu, “Geçmişle Yüzleşememek: Tarihsel Anlatı ve Toplumsal Belleğin Ötekileri”; Serhun Al ise “Asimilasyondan Entegrasyona: Türkiye’de Kapsayıcı Vatandaşlık ve Ulusal Kimlik Arayışları” başlığında sunum yaptı.

Fatma Bostan Ünsal, cumhuriyetin bütün mağdurlarının geçmiş dönemde yaşanan “kötülüklerin” farkında olması gerektiğini belirtti.

Ağırdır: Gömlek dar geliyor

Bekir Ağırdır, siyasal ve toplumsal krizlere işaret ederek, “Mesele şimdi sadece ilk düğmesi yanlış iliklenmiş gömlekten farklıdır. O gömlek dar geliyor. Yeni gömlek konuşmamız lazım. Sadece birinci ilikte kalırsak tartışmaya devam ederiz” dedi.

Kürt sorununun ülkenin en yakıcı sorunlarından birisi olduğunu ancak bunun tek başına tartışılmaması gerektiğini vurgulayan Ağırdır, yoksulluk sorununa dikkati çekti. Ağırdır, “O kadar siyasetin şehvetindeyiz ki yoksulluk Kürtlerin sorunu değilmiş gibi davranıyoruz. Kapsamlı bir bakışa ihtiyacımız var. Bütün dünyadaki krizlere baktığımızda bir şeyler değişiyor. Türkiye kentleşme sürecini tamamladı. Ağalar ve şeyhler artık kitaplar var. Diyarbakır da buna dahil. Türkiye kentleşti. Kentleştiği oranda başka bir problem var. Bugün araştırmalarımıza göre toplum yüzde 80’i bir tarafta, diğer 20’si bir tarafta. Bir kum saati var ve bu saat dik değil. Sınıfsal geçiş yok. İki ayrı dünya konuşuyoruz” diye konuştu.

‘Ortak hayatı konuşmamız lazım’

Türkiye’de halen kimlikler üzerinden bir geçmiş ve gelecek tartışması yürütüldüğünü söyleyen Ağırdır, “Böylesi bir yoksulluğun olduğu bir dönemde demokrasi talebi güçlenmiyor. Devletin anlatıları üzerinden yeni bir lümpenleşme ve milliyetçilik örülüyor. Karşımızda ahlakçı ve güvenlikçi, teknolojiye dayanan yeni bir milliyetçilik örülüyor. Ancak biz acıları yarıştırıyoruz. Acıları yarıştırarak geleceği kuramayız. Birbirimizin geleceğini ve ortak hayatı konuşmamız lazım” diye konuştu.

“Mesele sadece dönüştürmek değil, ortak kaderi nasıl inşa edeceğimizdir” diyen Ağırdır, “Kürtler ve Türklerin onurlu hakkını nasıl savunacağımıza bağlı. Eğer onurlu hayatta söz sahibi olmak ve siyaset sahibi olmak istiyorsak yenilenmemiz lazım” dedi. Ağırdır, geçmişin acılarına saplanılmaması ve acıların yarıştırılmaması gerektiğini vurguladı.

Kentel: Birbirimizin doktoru olmalı

Ferhat Kentel, “ihanet” ve “sadakat” söyleminin cumhuriyetin kurucu öğelerinden olduğunu söyledi. Kentel, devletin yaşattığı korkuya karşı toplumun ya ses çıkardığını ya da başka bir oyun kurmaya çalıştığını söyledi. Kentel, bir diğer seçeneğin ise “sadakat göstermek” olduğunu ifade etti. Kentel, “Hayatta kalmak için uyum sağlıyorsunuz. Hayata kalmak için yapınca; efendinin yanında hızalanıyorsunuz. Efendinin yanında durmak inanılmaz bir hıncı biriktiriyor. Devrimci öfke, İslamcı öfke… Bu öfkelerin kaynaklandığı yerlerden birisi de burasıdır” dedi.

“Bu yüzyılı, azınlık olmaktan korkan bir cemaatin yüzyılı hikayesi olarak görmek lazım” diyen Kentel,”ötekilerin” birbirini anlaması ve “doktoru olması” gerektiğini vurguladı. Kentel, “Kibrin dilinden çıkmak gerekiyor” diye kaydetti.

Levy-Aksu: Hafıza çalışmaları barışa katkıdır

Noém Lévy-Aksu, Türkiye’de ataerkil ve milliyetçi aklın halen hakim olduğunu vurguladı. Türkiye’de herkesin eşit haklara sahip olduğu bir anayasanın olması gerektiğini vurgulayan Noém Lévy-Aksu, son dönemde yapılan hafıza çalışmalarına değindi. Noém Lévy-Aksu, “Resmi tarih anlatısının bahsetmediği çalışmaları incelenmeye çalışılıyor. Bunun önemini önemsememiz lazım. 2015-2016’dan sonra daralmasına rağmen bu çalışmalar devam ediyor. Sivil alanın genişlemesi ve demokratikleşmesi için önemli. Onarıcı adaleti geliştirmek için de değerli bir katkı. Ancak önemli engeller var. Birincisi ne kadar ses getirebiliriz? Hafıza çalışmaları medyada çok az yer alıyor. Kamuda da görünür olamıyor. Bunun üzerine düşünmek gerekir. Ama bunun ötesinde de bilgi üretimi ve tartışmaların olması önemli. İkincisi bu hafıza çalışmalarını demokrasi ve barışa katkı noktasında düşünmemiz lazım” ifadelerini kullandı.

Al: Ciddi bir milliyetçilik dalgası var

Serhun Al ise, “Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyıla girerken asimilasyondan ve milliyetçilikten çıkıp, çoğulcu modele geçmesi gerekiyor. Bu bir zorunluluk. Reel politikten bahsediyorum. Devletin de bu son süreçteki çerçevelemesine baktığımızda dünyadaki gelişmelere atıflar var. Türkiye içindeki tartışmalar değerli, ancak dünya nerede? Dünyada nasıl değişimler oluyor, bu Türkiye’yi nasıl etkiliyor? Dünyada müthiş bir otoriterleşme dalgası var. Popülist sağ partiler azınlıkları hedef gösteriyorlar. Çok ciddi milliyetçi bir dalga var. Bu da demokrasiyi aşındırmış bir durumda” diye konuştu.

Dünyada aynı zamanda ciddi bir silahlanma süreci olduğuna dikkati çeken Al, “Savaş çağındayız. Bu çağda Türkiye’de bir silahsızlanma ve çatışmayı bitirme çabası çok önemli bir fırsat. PKK’nin sembolik olarak silahları yakması müthiş bir olay. Bu popüler ve militarist süreçte Türkiye bu süreci nihayetine erdidirse dünyaya da örnek olur” ifadelerini konuştu. Türkiye’de barış için ciddi bir fırsatın olduğuna dikkati çeken Al, “Dünya silahlanıyorken, biz kısmen de olsa silahsızlanmış ve çatışmayı sonlandırmaya çalışıyoruz. Bu önemli bir nokta” dedi.

Asimilasyon ve entegrasyon kavramları üzerinde duran Al, entegrasyonun “Kürtlüğü normalleştirmek ve güvenlik algısından çıkarmak” olduğunu söyledi. Al, “Entegrasyon tanınmadır, farklılıkları tanıyacaksın. Farklı kültürleri tanıyacaksın, anayasal güvenceye alacaksın. Farklı çözümler üretilebilir bu noktada” şeklinde konuştu.

Al, Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin “dünyaya örnek olabilecek bir fırsat” olduğunu söyledi.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Politika Haberleri