Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü’sü, totalitarizmin yalnızca dışarıdan dayatılan bir baskı olmadığını; zamanla insanın kendi rızasıyla içinde yaşamayı kabullendiği bir düzene dönüştüğünü anlatır.
Bugün geldiğimiz noktada soru artık şudur:
Bize dayatılan bir düzenin içinde mi yaşıyoruz, yoksa alıştığımız için onu kendimiz mi sürdürüyoruz?
Çünkü baskı artık sopayla değil, cebimizdeki telefonla geliyor.
Artık iktidar sadece meydanlarda değil; ceplerimizde, ekranlarımızda, alışkanlıklarımızda. Sosyal medya algoritmalarından tüketim tercihlerimize kadar uzanan görünmez bir ağın içindeyiz. Bu yeni totalitarizm, zorla değil; konfor, güvenlik ve alışkanlık vaadiyle işler.
Çin’in “Sosyal Kredi Sistemi”, bu düzenin en çıplak laboratuvarıdır. “Dürüst vatandaş” üretme iddiasıyla her adımı puanlayan, itaatsizliği dijital sürgünle cezalandıran bu sistem, modern bir distopyanın gerçeğe dönüşmüş halidir.
Ama asıl ürkütücü olan gözetim değil.
Asıl tehlike, bizim o gözetimi kabullenmemizdir.
Tepemizdeki kameralar değil mesele; o kameralara gülümseyerek poz vermemizdir.
Türkiye’de ise bu mekanizma daha hibrit bir biçimde işler: dijital denetim ile geleneksel bağımlılık yöntemlerinin birleşimi. Seçim dönemlerinde dağıtılan yardımlar, yalnızca ekonomik destek değil; modern bir sadakat sözleşmesidir. Vatandaşlık, hak arayan bir özne olmaktan çıkar; sadakat üzerinden işleyen bir ilişkiye dönüşür. Oy, demokratik bir tercih olmaktan uzaklaşıp, bir sonraki taksitin ödenip ödenmeyeceğine dair bir endişe aracına evrilir.
Bu tabloyu mizahsız anlatmak mümkün değil. Çünkü absürtlük, gerçeğin kendisi haline gelmiş durumda. Geniş kitleler ekonomik bir sıkışmışlık yaşarken, yönetenlerin “hizmetkâr” edebiyatı eşliğinde lüks ve şatafat içinde yaşamaları, trajikomik bir sahne yaratıyor.
Bu, alevler içindeki bir evde “yangın planı yapıyoruz” diye nutuk atıp, elinde yangın tüpü yerine şampanya kadehi tutmaya benzer.
Vassaf’ın uyarısı burada kritik: “Totaliter rejimlerin en büyük komedisi, kendilerini demir yumrukla yönettikleri halkın gerçek temsilcisi olarak sunmalarıdır.”
Bu komedi öyle güçlüdür ki, gerçek sorunlara sunulan çözümler çoğu zaman aklımızla alay eden birer kibir gösterisine dönüşür.
Ama asıl kırılma noktası burada değil.
Asıl mesele, muhalefetin bu düzenle kurduğu ilişkidir. Çünkü Vassaf’ın şu cümlesi hâlâ geçerlidir:
“Muhalefet, iktidarın dilini konuşmaya başladığı anda, onun gölgesi olmaya mahkûmdur.”
Bugünün temel sorunu şudur: Mevcut düzeni kökten sorgulamak yerine, o düzenin “daha nazik yöneticisi” olmaya talip olan bir muhalefet anlayışı. Sarayları eleştirip aynı saraylara talip olmak; ayrıcalıkları kınayıp aynı ayrıcalıkları devralmayı hayal etmek…
Bu, sistemi değiştirmek değil; sadece gardiyan değiştirmektir.
Cehennemi yıkmak yerine boyamak.
Oysa sorun kişiler değil, sistemdir.
Sorun yönetenler değil, yönetme biçimidir.
Ve o biçim değişmediği sürece, isimler değişse bile sonuç değişmez.
Cehenneme Övgü bize şunu hatırlatır: Totalitarizm artık üniformalı cellatlarla gelmez.
Güler yüzlü, “yardımsever”, hayatı kolaylaştıran araçlar gibi görünerek gelir.
İster bir dijital puan sistemi olsun, ister bir sosyal yardım kartı…
Amaç aynıdır: İtaati normalleştirmek.
Çünkü cehennem, ateşten değil;
kayıtsız şartsız kabullenmekten inşa edilir.
Bu yüzden mesele sadece iktidar değildir.
Mesele, o iktidarı mümkün kılan zihindir.
Sandık değişir, isimler değişir, roller değişir.
Ama zihniyet aynı kaldığı sürece, cehennem yerinde kalır.
Ve belki de asıl soru hâlâ cevapsızdır:
Biz bu cehennemde yaşamaya mahkûm muyuz?…
Yoksa onu sevdiğimiz için mi terk etmiyoruz?
Cehenneme Övgü, Gündelik Hayatta Totalitarizm, Gündüz Vassaf, İletişim Yayınları, 2021