Kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, sadece bilek gücünü kullanabilen Homo Sapiens yaratığına, Yaradan torpil geçip, akıl gibi güçlü bir zenginliğin merkezde yer aldığı Ruh ve aklın emrinde olması şartıyla nefis ve irade verdi.
Ruhla düşünme becerisine kavuşan Homo Sapiens insan olup, önce ok, yay, balta gibi aletler yapmayı, sonrasında kendi nefsini tatmin etmek için, başta insanlar olmak üzere, bu aletleri diğer canlılar üzerinde kullanmayı öğrendi.
Akıl bu yerinde durur mu, birçok şeyin yanında, tekerleği de icat etti. Tekerleğin taşıdığı araçlar, insanları komşu kabilelere, köylere, şehirlere ve hatta devletlere, güçlünün zayıfı ezdiği çağlara taşıdı.
Ok ve yay ile sadece gözünün gördüğü, elinin erdiği insanlara zulüm edebilen insanoğlu, barutun, tüfeğin, savaş toplarının icadı ile de metrelerce ve hatta kilometrelerce ilerdeki insanlara zulüm edebilecek kabiliyetlere kavuştu.
Yiğitliğin ve mertliğin destanı, Köroğlu destanında da “ Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” denip, tüfeğin icadına sitem edilmemiş miydi?
Top ve tüfeğin gücüyle şehir devletleri büyük devletlere, on binlerce insanı olan devletler, milyonlarca değişik ırk ve inançtaki insanların bünyesinde yer aldığı, imparatorluklara dönüştü.
Orta ve yeniçağın olduğu 5’inci yüzyıldan 18’inci yüzyıla kadar devam eden bu süreçlerde var olup, günümüzde varlıklarını kaybeden Osmanlı, Büyük Britanya ve Japon imparatorlukları, top ve tüfekle kurulup, günümüzde yerini farklı devletlere bırakan imparatorluklara birkaç örnek değil midir?
1789 Fransız ihtilali ile tarihteki yeniçağ, yerini yakınçağa bırakırken, ülkelerin krallık ve padişahlık gibi tek adam yönetimleri de, yerini çoğulculuğun yer aldığı demokrasilere, at ve öküzle çalışan araçlar, yerini petrol ürünleri ile çalışan motorlu araçlara ve onları üreten sanayilere bıraktı.
Fabrikalardaki makinalar, otomobiller, gemiler ve uçakların enerji kaynağı petrol, silah sanayilerinde güçlü ülkeleri, petrol yönünden zengin Ortadoğu, Afrika ve Kafkasya’daki ülkeleri işgale yönlendirip, birinci dünya savaşının yaşanmasına sebep oldu.
1914-1918 yılları arasında yaşanan ve 40’tan fazla ülkenin birbirleri ile çarpıştığı birinci dünya savaşı bittiğinde, 9 milyona yakın insan ölmüş, 22 milyona yakın insan yaralanmış ve sekiz milyona yakın insan ya kayıp olmuş ya da esir edilmiştir.
Birinci dünya savaşındaki kayıplar ve yıkımlardan ders alamayan insanoğlu, ilk savaştan sadece otuz yıl sonra, altı yıl süren ikinci dünya savaşının yaşanmasına sebep oldu!
1939-1945 yılları arasında yaşanan bu savaşta, gelişen savaş teknolojilerinden dolayı, 80 milyondan fazla insan yaşamını kaybetti.
Bu savaşta, yaşanan kayıplardan daha beteri, geçmişte ülkeler arası kabiliyetlere sahip savaş araçları, kıtalar arası kabiliyetlere, icat edilen atom bombası benzeri savaş araçları ile insanlık, bir bomba ile yüzbinler ve hatta milyonlarca insanın öldürülebilmesi kabiliyetlerine kavuştu. Ve bu gün birçok ülkede mevcut olan atom ve benzeri bombalar ile dünyanın tamamında, insanlar dâhil bütün varlıkları, birkaç kez yok edebilecek özellik ve sayıda atom, hidrojen vb. bombalar var.
Yüz milyondan fazla insanın ölümüne yol açan her iki dünya savaşı ve sahip olunan savaş güçlerinin yıkıcı özelliğinin farkında olan güçlü ülkeler, 1950’li yıllarda, uluslararası ilişkilerde hukuk ve düzeni koruyup kollamak amacıyla, kendi aralarında sözleşme yaparak, Birleşmiş Milletler benzeri uluslararası kurumlar oluşturdular.
Yirmi birinci yüzyıla girerken, insanlık, sanayi devriminden bilgi, teknoloji ve uzay çağına geçiş yaptı. Bu geçiş, petrole olan ihtiyacın yanında, bilgisayar, uçak, araba, gemi, uzay araçları ve cep telefonu gibi araçların imalinde kullanılmak üzere, nadir toprak elementleri dediğimiz; lantan, seryum, praseodim, itriyum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, vb. birçok özel madenlere de ihtiyacı getirdi.
Dünyanın güçlü ülkeleri, geçmişteki felaketleri çabucak unutup, petrol ve nadir toprak elementlerine kolay ve masrafsız ulaşmak için, hukukun gücünü bir yana bırakıp, güçlünün hukukunu uygulama sürecine girip, bu madenlere sahip ülkeleri işgal etme telaşına girmişlerdir.
Yakın tarihimizde, 22 Müslüman ülkenin haritasını değiştirme projesi olarak uygulanmaya başlanıp, hâlihazırda Yemen, Lübnan, Irak, Libya, Suriye gibi batık devletler yaratan Büyük Ortadoğu Projesi(BOP), güçlünün hukukunun uygulandığı işgallerin örneklerinden biridir.
Onlarca yıldır devam eden İsrail işgalleri ile Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin mantığında da güçlünün hukukunun egemenliği vardır.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği biterken, güçlü ABD, doğal zenginliklerini sömürebileceği Venezuela Devleti’nin Başkanı ile Eşini bir gece yarısı kaçırıp, ülkeyi fiili olmasa da, teoride işgal ederek, güçlünün hukukunu kullanmıştır!
ABD bununla kalmayıp, kendisinin müttefiki de olan ve nadir toprak elementlerine sahip Kanada, Panama ve Danimarka’nın kendisine katılıp eyaletleri olmasını, pervasızca dile getirme rahatlığını göstermiştir!
ABD daha da ileri gidip, yayınladığı yeni strateji belgesiyle, “Önce Amerika” deyip, kendi güvenliği ve bekası için, her türlü uluslararası ve insani hukuku çiğneyeceği sinyalini vermiştir. Ve hatta ABD Başkanı, yakın zamanda New York Times’a verdiği röportajda, dünyanın gözünün içine baka baka, “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” deyip, ABD’nin uluslararası arenadaki eylem ve işgalleri için, herhangi bir hukuki sınırlamaya tabi olmadığını ifade etmiştir!
ABD benzeri, hukuk tanımayan emperyal ülkelerin hedefinde; toplumunda iç çatışmaları, ırk ve inanç ayırımcılığı, halkın yönetimi ile barışık olmadığı vb. sorunlar yaşayan zayıf ülkelerin olduğu, şimdiye kadar batık olan ülkelerden bellidir!
Ülkemiz, başta ABD olmak üzere, hukuk tanımaz ülkelerin hedefinde ve batık olmaya aday bir ülke midir?
Bu soruya, dışarıdan bir bakışın değerlendirmesi ile yorum getirmenin uygun olacağı değerlendirilmektedir.
Yaklaşık otuz yıl önceki Rus-Çeçen çatışmasında, Rusya’ya karşı Çeçen direnişçileri destekleyen Türkiye’yi diplomatik dille ikaz eden, Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Albert Çernişev “camdan evi olan başkasının evine taş atmasın” Rus atasözünü dile getirmişti!
Türkiye’nin camdan ev olup olmadığını, toplumu çatışmalara itebilecek camları var ise bu camların da ne olduğunu ve bu camların sağlam duvarlara nasıl çevrilebileceğini, okuyucuların takdirine sunuyorum (Yetmişli yılların Türkiye’sini bilenlerin bu değerlendirmeyi çok daha rahat yapabilmeleri mümkündür).
Homo Sapiens’e akıl verip onu insan yapan, Yaradan’ın lütfunun eleştirmek, haddimiz değildir.
Ama keşke insanoğlu tekerleği icat etmemiş olsaydı. Çünkü tekerleğin icadı, aynı zamanda, insanlığın geçmişte yaşadığı büyük savaşlar ile gelecekte onun yıkımına gidecek teknolojik gelişmelerin yaratacağı çatışmaların da, ilk adımı olmuştur.