Gündem o kadar hızlı akıyor, masamızın üzerindeki dosyalar o kadar çabuk birikiyor ki bazen durup nefes alacak, "Biz neyi kaçırıyoruz?" diyecek vakti bulamıyoruz. Bugün siyasetin o sığ, her gün kendini tekrarlayan yapay tartışmalarından sıyrılıp, hayatın tam da göbeğine, sokaktaki insanın gerçek gündemine bakmak istedim.
Her sabah bilgisayarın başına geçtiğimde ya da sokağa adım attığımda gördüğüm manzara aynı: Cümleler birbirine benziyor, başlıklar tek tipleşiyor, kelimelerin o kendine has samimiyeti kayboluyor. Sanki gizli bir el, hayatın içindeki o doğal ritmi almış, yerine mekanik, ruhsuz bir düzen koymuş gibi.
Oysa bu toprakların, bu sokakların en büyük gücü her zaman kendi doğallığı, o taklit edilemez samimiyeti olmuştur. Çay ocağındaki amcanın ekonomiyi özetleyen tek bir cümlesi, sahadaki sporcunun döktüğü gerçek alın teri ya da bir esnafın sabah kepengini açarken ettiği o içten dua... İşte gerçek hikaye burada yatıyor. Bizler ise çok uzun süredir ajansların önümüze koyduğu, klişelerle süslenmiş, "steril" metinlerle avutuyoruz kendimizi.
Teknoloji gelişiyor, dünya değişiyor, evet. Belki artık haberler daha hızlı yayılıyor, bilgiye ulaşmak saniyelerimizi alıyor. Ama tam da bu hız çağında, ıskaladığımız çok büyük bir şey var: İnsan dokunuşu.
Bir yazıyı, bir haberi ya da bir anlatıyı sadece kelimelerden ibaret olmaktan çıkarıp ona ruh üfleyen şey, yazarın o anki hissiyatıdır. Klavyeye vuran parmakların arkasındaki yaşanmışlıktır. Bugün dijitalleşmenin getirdiği o muazzam bilgi kirliliğinin panzehiri, yine insanın o saf, filtresiz vicdanı ve bakış açısıdır.
Günün sonunda, yapay olan ne varsa hızla tüketilip unutulmaya mahkum. Geriye sadece samimiyetle kurulmuş cümleler, gerçekten dert edinilmiş meseleler ve insan kokan hikayeler kalacak.
Biraz yavaşlamaya, etrafımıza daha dikkatli bakmaya ve en önemlisi, birbirimizin sesini gerçekten duymaya ihtiyacımız var. Çünkü hayat, ekrandaki piksellerden çok daha büyük, çok daha gerçek.