Kurtarıcıların İnşa Ettiği Dünya

Mustafa Nesim Sevinç

İyilik Söyleminin Karanlık Yüzü

İnsanlık tarihi garip bir paradoksla doludur:

İnsanlar çoğu zaman kötülükten değil, “iyilik yapma iddiasından” korkmalıdır.

Çünkü tarih boyunca en büyük baskılar, çoğu zaman kendini “kurtarıcı” olarak gören insanların ellerinden çıktı.

Birileri hep aynı cümleyle geldi:

“Biz sizin iyiliğiniz için buradayız.”

Ve nedense o cümlenin ardından özgürlükler küçüldü.

Bu yalnızca edebi bir gözlem değildir; siyaset sahnesindeki bitmeyen absürtlüklerin de özetidir. Çünkü iyi niyetle yola çıkanlar, bir süre sonra ya diktatöre dönüşür ya da “kurtardıkları” insanları kendi ideolojik mikserlerinde öğütmeye başlar.

Burada Erich Fromm’un o büyük sorusu yankılanır:

İnsanlar neden özgürlüğün ağır sorumluluğundan kaçıp bir kurtarıcının güvenli kollarına sığınır?

Belki de mesele korkudan çok konfordur.

Çünkü özgürlük romantik bir slogan değil; ağır bir sorumluluktur. Karar vermeyi, bedel ödemeyi, yanılmayı ve yalnız kalmayı gerektirir. Bir kurtarıcıya teslim olduğunuzdaysa yük hafifler. Artık sizin yerinize düşünen biri vardır.

Belki de bu yüzden toplumlar her kriz döneminde aynı refleksi tekrarlar:

Kendi iradesini, “iyi niyetli” bir otoriteye teslim etmek.

Biraz pazartesi diyete başlayıp salı günü baklava yiyen insan psikolojisi gibi:

“Bu sefer farklı olacak.”

Olmaz.

Siyaset sahnesinde en sık duyduğumuz klişe nedir?

“Biz halk için çalışıyoruz.”

Peki, nasıl olur da bu söz, kısa süre sonra “halka rağmen çalışmaya” dönüşür?

Bazı iktidarlar “istikrar” adına vatandaşın cebindeki son kuruşa uzanırken; bazı muhalefet hareketleri “özgürlük” söylemiyle gelip eleştirel sesleri kısmaya başlayabilir.

Çünkü mesele çoğu zaman ideoloji değildir.

Mesele güçtür.

İdeolojiler değişir.

Tahakküm refleksi değişmez.

Batı’nın “özgürlük ihracı” maceraları bunun küresel örnekleridir.

Irak’a demokrasi götürdüler;

yanında kaos ve milyonlarca mülteci geldi.

Libya’da Kaddafi devrildi;

ülke bir daha toparlanamadı.

Afganistan’da kadın hakları söylemiyle başlayan müdahale, sonunda insanların ülkeden kaçtığı bir yıkıma dönüştü.

Üstelik bu refleks hâlâ değişmiş değil.

Ortadoğu’daki her kriz yeniden aynı cümlelerle servis ediliyor:

“Önleyici güvenlik…”

“Demokrasi…”

“İstikrar…”

Trump’ın İran’a yönelik saldırgan dili de bu geleneğin başka bir versiyonu.

Çünkü modern dünyanın büyük güçleri artık bombaları yalnızca mühimmat olarak değil;

ahlaki bir görev gibi sunmayı öğrendi.

Önce tehdit anlatılıyor.

Sonra korku büyütülüyor.

Ardından müdahale, “zorunlu iyilik” diye pazarlanıyor.

Ve ilginçtir:

Dünyayı sürekli “istikrara kavuşturduğunu” söyleyen coğrafyaların çoğu, yıllardır istikrara hasret yaşıyor.

Kurtarıcılar hep aynı cümleyi kurdu:

“Onları özgürleştiriyoruz.”

Ama özgürlük, kurtarıcının çizdiği sınırlar içindeydi.

Tarih, “bizim iyiliğimizi düşünen” kurtarıcıların inşa ettiği yıkım sahalarıyla doludur:

• Hitler, Alman milletini yüceltme iddiasıyla dünyayı ateşe verdi.

• Stalin, “işçi cenneti” kurarken milyonları Gulaglara gönderdi.

• Mao’nun kalkınma hamleleri tarihin en büyük kıtlıklarından birine dönüştü.

Belki gerçekten ütopyalarına inanıyorlardı.

Ama ölümcül hata şuydu:

Bireyi yok sayan bir iyilik, özünde zulümdür.

Ayn Rand’ın şu sözü tam da burada anlam kazanır:

“Yeryüzündeki en küçük azınlık bireydir. Bireysel hakları inkâr edenler, azınlıkların savunucusu olduklarını iddia edemezler.”

Çünkü bireyin olmadığı yerde, özgürlük yalnızca slogana dönüşür.

Bugün hikâye sadece yüz değiştirerek devam ediyor:

• Putin, “Rus halkını koruyoruz” diyerek Ukrayna’da yıkım üretiyor.

• Xi Jinping, “Çin rüyası” derken baskıyı “istikrar” ambalajıyla sunuyor.

• Trump, “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” diyerek kutuplaşmayı siyaset biçimine dönüştürüyor.

Kurtarıcı rolü değişiyor.

Yöntem değişmiyor.

Üstelik bu “kurtarıcı kibri” artık yalnızca devletlerle sınırlı değil.

Eskiden kurtarıcılar üniforma giyerdi.

Bugün ise algoritmaların içinde dolaşıyorlar.

Bir zamanlar tankla gelen baskı, bugün dijital linç kültürüyle geliyor.

Sosyal adalet söyleminde bile aynı kibri görmek mümkün.

Eşitlik ulvi bir amaçtır; fakat uygulamada kimlik temelli mühendisliğe dönüştüğünde, iyilik söylemi yeni eşitsizlikler üretmeye başlayabilir.

“Yardım ediyoruz” denir.

Ama aslında sana yeni bir kalıp çizilir.

Üstelik mesele yalnızca bu kalıpları üretenler değil; onları sorgulamadan alkışlayan ya da sessizce kabullenenlerdir.

Ayn Rand’ın Atlas Shrugged’daki şu düşüncesi bu yüzden hâlâ rahatsız edicidir:

“Yargılamayı reddeden ve doğruyla yanlış arasında taraf almaktan kaçan insan, dünyadaki kötülükten tamamen masum değildir.”

Çünkü insanı kalıba sokan tahakküm kadar, o tahakkümü “iyi niyet” diye alkışlayan sessizlik de tehlikelidir.

Tarihin bize öğrettiği en büyük ders şudur:

“Ben sizin iyiliğiniz için bunu yapıyorum” cümlesi, çoğu zaman tahakkümün ön sözüdür.

Kurtarıcı önce seni korur.

Sonra senin yerine düşünür.

Sonra senin adına karar verir.

Ve en sonunda…

Senin yerine yaşamaya başlar.

Oysa bireyin ihtiyacı kurtarılmak değildir;

saygı görmektir.

Gerçek demokrasi, kimsenin kurtarıcıya ihtiyaç duymadığı düzendir.

“Milletin selameti…”

“Toplumsal düzen…”

“Ahlaki değerler…”

Masum görünürler.

Ama tarih sessizce fısıldar:

Bu cümleler yükselmeye başladığında, özgürlükler alçalmaya başlar.

Gerçek iyilik kurtarmak değildir;

özgür bırakmaktır.

Çünkü kurtarıcıların inşa ettiği dünyada, özgürlük çoğu zaman bir enkazın altında kalır.

Ve tarih bize hep aynı cümleyi tekrar eder:

“Biz sadece sizin iyiliğiniz için yaptık.”

Teşekkürler.

Ama belki insanlığın en büyük trajedisi şudur:

Kendini kurtarıcıya teslim eden toplumlar, bir süre sonra özgürlüğü değil; vesayeti özlemeye başlar.

Ve o noktadan sonra zincirler artık dışarıdan değil,

içeriden taşınır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.