MESELE BİR FIKRA DEĞİL, BİR ZİHNİYETTİR

Av. Güler Koçyiğit

Bir hastane açılışında anlatılan bir fıkra günlerdir tartışılıyor. Tepkilerin odağında fıkranın cinsiyetçi ve ırkçı niteliği var. Ancak bana göre asıl konuşulması gereken, bu sözlerin neden yanlış olduğu değil; aradan geçen onca zamana rağmen neden hâlâ söylenebiliyor olmasıdır.

Çünkü mesele yalnızca bir fıkra değildir. Mesele, bir kadının ve bir Kürdün aynı cümlenin içinde aşağılamanın nesnesi hâline getirilebilmesidir. Mesele, milyonlarca insanın kimliğinin, dilinin ve varlığının hâlâ bazı zihinlerde eşit bir yurttaşlık meselesi olarak değil, mizahın malzemesi olarak görülebilmesidir.

Daha da düşündürücü olan ise, bu tür sözlerin ardından ortaya çıkan sessizliktir. Bir özür yoktur. Bir yanlış yaptığını kabul etme ihtiyacı yoktur. Çünkü sorun yalnızca sözü söyleyen kişide değildir; sorun, o sözün bazı çevrelerde hâlâ sıradan, zararsız ve hatta komik bulunabilmesindedir.

İşte tam da bu yüzden konuştuğumuz şey bir fıkra değil, bir zihniyettir.

Irkçılık her zaman nefret sloganlarıyla ortaya çıkmaz. Bazen insanların gülüp geçmesi beklenen fıkraların içine saklanır. Çünkü bir toplumun bilinçaltı, çoğu zaman en açık hâliyle mizahında görünür. Kimin hakkında şaka yapıldığı, kimin küçümsendiği, kimin aşağılandığı ve kimin buna gülmesinin beklendiği; toplumun güç ilişkileri hakkında uzun siyasi nutuklardan daha fazla şey anlatır.

Bu nedenle bugün konuştuğumuz şey bir espri değil, bir hafızadır.

Bu topraklarda Kürtlerle ilgili aşağılayıcı hikâyeler, fıkralar ve klişeler yeni değil. Bunlar bir gecede ortaya çıkmadı. Yüzyıla yaklaşan bir inkârın, eşitsizliğin ve önyargının gündelik hayata sızmış kalıntılarıdır. Bu yüzden böyle sözler duyulduğunda incinen şey yalnızca bireyler olmaz; geçmişten bugüne taşınan toplumsal hafıza da yeniden yaralanır.

Çünkü Kürtler bu ülkenin misafiri değildir. Bu ülkenin emeğidir, türküsüdür, yas tuttuğu mezarlardır, cephelerde verdiği canlardır, kurduğu şehirlerdir. Aynı coğrafyanın yağmurunda ıslanmış, aynı acıların yükünü taşımış, aynı geleceğe umut bağlamış milyonlarca insanın ortak hikâyesidir.

Fakat bu ortak hikâye hiçbir zaman eşit yazılmadı.

Uzun yıllar boyunca yalnızca Kürtçe değil, Kürtlerin varlığı da tartışma konusu yapıldı. Milyonlarca insanın kendisini nasıl tanımladığı değil, nasıl tanımlanması gerektiği dayatıldı. Bir halkın adı yok sayıldığında, dili de görünmez kılınır. Dili görünmez kılındığında kültürü değersizleştirilir. Kültürü değersizleştirildiğinde ise alay konusu hâline gelir.

İnkârın sosyolojisi tam da budur.

Önce bir halkın varlığı kabul edilmez. Sonra dili gereksiz görülür. Ardından kültürü önemsizleştirilir. Son aşamada ise bütün bunlar mizahın malzemesi hâline getirilir. Böylece aşağılamanın kendisi sıradanlaşır ve insanlar bunun neden incitici olduğunu bile sorgulamaz hâle gelir.

Oysa bir halkın varlığını inkâr etmek yalnızca siyasi bir tercih değildir; aynı zamanda ahlaki bir sorundur. Çünkü inkâr edilen şey yalnızca bir kimlik değildir. O kimlikle birlikte bir dil, bir kültür, bir tarih ve kuşaklar boyunca taşınan bir aidiyet duygusu da inkâr edilmiş olur.

Türkiye’nin yakın tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur.

Kürtçe yasaklandı. İnsanlar kendi anadilinde konuştuğu için dışlandı, cezalandırıldı, saldırıya uğradı. Köyler boşaltıldı, insanlar göçe zorlandı. Coğrafyalar viran edildi. Çocuklar ana dillerini kamusal alanda kullanmaktan çekinir hâle geldi. Kürt olduğunu söylemenin, Kürtçe konuşmanın, çocuğuna Kürtçe isim vermenin dahi bedel gerektirdiği dönemler yaşandı.

Bugün hâlâ bir otobüste Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan insanlar varsa, hâlâ birileri tanıştığı Kürde şaşkınlıkla “Aaa Kürtler iyi insanlardır. Benim çok Kürt arkadaşım var. Alt komşum, üst komşum Kürt” vs.vs.vs. diyebiliyorsa, geçmiş sandığımız birçok şey aslında geçmişte kalmış değildir.

Çünkü önyargılar kanunlardan daha uzun ömürlüdür.

Bir yasa değişir. Bir yönetmelik kaldırılır. Bir dönem kapanır. Ama insanların zihninde yer eden ayrımcılık, bazen nesiller boyunca yaşamaya devam eder. İşte bu yüzden hukuk tek başına yeterli değildir. Hukuk hakları güvence altına alabilir; fakat birlikte yaşam kültürünü inşa edecek olan şey vicdan, empati ve toplumsal ahlaktır.

Bu ülkenin gerçek ihtiyacı da tam olarak budur.

Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir. Demokrasi, kendine benzemeyen insanın da bu ülkeye en az senin kadar ait olduğunu kabul edebilmektir. Eşit yurttaşlık yalnızca Anayasa’da yazan bir ilke değildir; komşuna, iş arkadaşına, sokakta karşılaştığın insana nasıl baktığında ortaya çıkan bir değerler bütünüdür.

Bir halkın diline saygı göstermek, o dili konuşmak zorunda olmak değildir. Bir halkın kimliğini kabul etmek, o kimliğe sahip olmak değildir. Bir halkın eşitliğini savunmak ise ayrıcalık talep etmek değil, insan olmanın gereğini yerine getirmektir.

Bu nedenle çözüm de yeni fıkralarda, yeni polemiklerde ya da geçici tartışmalarda değildir.

Çözüm; herkesin diliyle, kültürüyle, kimliğiyle eşit ve onurlu biçimde yaşayabildiği gerçek bir eşit yurttaşlık düzenindedir.

Belki o zaman insanlar birbirleri hakkında değil, birbirleriyle konuşmayı öğrenirler.

Belki o zaman bir dil alay konusu olmaz.

Belki o zaman bir kimlik mizahın malzemesi değil, bu ülkenin zenginliği olarak görülür.

Ve belki o zaman, yüzyıldır kapanmayan bazı yaralar nihayet iyileşmeye başlar.

Çünkü mesele bir fıkra değildir.

Mesele, bir asırdır değişmekte direnen bir zihniyettir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.