Müstakil Düşünceler

Zeynel Hebun Güler

Manevi duyguların yıpranması bizi yan yanayken bile çok uzaklara sürüklüyor. Sohbet bitiyor, sessizlik başlıyor. Her sessizlik kötü değildir, bunu biliyoruz, fakat bu sessizlik korkutucu bir hal alıyor. O zaman İsmet Özel’in şu cümlesine varıyoruz: “Keşke aramızdaki mesafe kilometrelerle ölçülebilecek cinsten olsaydı.”

Bazı insanlar yeri değişmiş tabelalar gibidir. İlk bakışta bize doğru yolu gösterdiğini sanıp hürmet etsek de bizi yanlış yönlendirdiğini ancak yolun sonuna vardığımızda anlarız. Elimizde hayıflanmak dışında tek bir şey kalır: Tecrübe.

Kimi zaman yorgun olduğumuzu hissedip dinlenmek istiyoruz. Bir süre sonra ne kadar dinlenirsek dinlenelim bu yorgunluğun geçmediğini anlıyoruz. Fiziksel olarak hiçbir şey yapmasak da bu yorgunluk devam ediyor. Buna zihinsel yorgunluk diyoruz. Taş atmasak da kolumuz yoruluyor, yorgun bir zihne sahip olduğumuzda taşı atma düşüncesi bile yoruyor insanı.

“Geç olsun, güç olmasın.” demiş atalarımız. Bu sabır telkini bizi kimi zaman ayakta tutuyor fakat büyüdükçe anlıyoruz gecikmenin de getirdiği zorluklar olduğunu. Dünya dönerken, insanlar ilerlerken geride kalmış hissediyoruz. Tüm insanlar farklı konularda bu duyguya kapılıyor, burası muhakkak. Herkes bu duyguya sahipken neden telaşlanıyoruz? Aciz görünmek düşüncesi bizi buna itiyor, zayıf noktalarımızı göstermek istemiyoruz. İbrahim Tenekeci bu konuyu güzel özetlemiş: “Yaralar sarılmaz, saklanır bizde.” Ben de bir şiirimde yazmıştım: “Geciktikçe güçleşiyor yaşamak.”

“Keşke öyle yapmasaydım!” dediğimiz çok olmuştur ve olacaktır da. Bazı davranışlarımızın ve söylemlerimizin nedenlerini tam olarak açıklayamıyoruz. Fani olduğumuzu bir kez daha hatırlıyoruz.

Sabah yürüyüşlerimden birinde karıncalar dikkatimi çekti. Sırtında kendinden daha büyük buğdayları, otları taşıyan minik canlılar… Aralıksız çalışıp birbirlerine yardım ediyorlardı. Yolun tam ortasından geçiyorlar ve bir arabanın geçişi muhtemelen birçoğunun ölümü olacaktı. Beş dakika sonra yaşayıp yaşamayacaklarının garantisi yokken bir makine gibi işliyorlar, doğadaki tüm canlılar böyle aslında; peki ya biz? Bir şiirimde yazmıştım: “Karıncalar çalışıyor, ölümü hak etmek için.” Peki ya insanlar?

Kitaplar, insana zararı olmayan nadir nimetlerden. Kötü bir kitabı bitirmenin bile faydası vardır;yeni bir kelime katar hayatınıza, kitap zevkinizi oluşturmaya giden patikayı açar. Kitaplara dört elle sarılmalıyız. Dünyadan kaçışın en kısa yolu, kitaplar.

Maddi olarak her şeye sahip olmak iyi bir şey midir? Eğer insan olarak yaratılmışsanız bunun cevabı kesin: Hayır, değildir. Biz doymayan ve eşiği sürekli değişen canlılarız. Bir hedefimize ulaşınca daha yükseğine imreniriz. Bu da ulaştığımız noktanın keyfini çıkarmamızı engeller. Maddi ihtirasa yaklaştıkça manevi hislerden uzaklaşırız. Bu durumdan kurtulmanın bana kalırsa tek bir yolu var: Maneviyatın değerini anlamak. Kimi insan doğar doğmaz bunu anlayarak büyür, kimisi de son nefesinde bile anlamaz. İnsanız, eksiğiz. Tamamlanmak da epeyce zor görünüyor.