Neden bu kadar yorgunuk?

Neden bu kadar yorgunuk?

Telefonun ekranını kilitleyip aynaya baktığınızda hiç "Ben bu filmin figüranı mıyım?" diye sorduğunuz oldu mu?

Sosyal medya akışımızda gezinirken maruz kaldığımız manzara hep aynı: Haftaiçi sabahı dahi olsa mükemmel buhard tüten tütsü kokulu kruvasanlı kahvaltılar, "Pazartesi sendromu mu o da ne?" diyen kurumsal beyaz yakalı gülümsemeleri, dünyanın en sakin koylarında çekilmiş yoga pozları ve hayatı sürekli bir festival havasında geçen kusursuz insanlar… Herkesin kariyeri tıkırında, ilişkileri masalsı, çocukları dahi, evleri mimari dergilerden fırlamış gibi.

Peki, ekranın bu tarafında oturan bizler neden bu kadar yorgunuz? Neden akşam koltuğa yığıldığımızda içimizde tarif edemediğimiz bir eksiklik, bir yetersizlik hissi kalıyor?

"Mutluluğu göstermek" ile "mutlu olmak" arasındaki uçurum

Eskiden mutluluk yaşanırdı, şimdi ise "kanıtlanmak" zorunda. Bir kahve içmek, sadece kahve içmek değildir artık; filtrenin, açının, arka plandaki estetik objelerin ve tabii ki "anın tadını çıkarıyorum" mesajı veren o iddialı cümlenin kusursuz bir uyum içinde olması gerekir.

Mutluluğu sergileme biçimimiz, onun asıl özünü zehirledi. Sürekli bir vitrin arkasında yaşama baskısı, insanı ruhsal olarak öğütüyor. Çünkü sosyal medyadaki o parıltılı hayatlar birer "gerçeklik" değil, binlerce kare arasından seçilmiş en kusurlu anların dışlanmış versiyonları, yani en iyi ihtimalle birer illüzyon.

Biz ise kendi sıradan, bazen dağınık, kahvesi dökülen, faturalarla boğuşulan, moralin bozuk olduğu gerçek hayatımızı, başkalarının bu kurgulanmış sinematografik portreleriyle kıyaslıyoruz. Tabii ki kaybediyoruz. Kaybetmemiz kaçınılmaz.

Eksiklik hissi üzerinden kurulan piyasalar

Bu durumun en sinsi tarafı, bizi "eksik" hissettirerek yeni tüketim çarklarına sokmasıdır. Sürekli bir şeyler kaçırıyormuşuz (FOMO) hissiyle pompalanan bu dijital rüzgar; bize daha iyi bir cilt, daha fit bir vücut, daha lüks bir tatil, daha "estetik" bir ev satmak için tasarlanmıştır.

"Hayatını böyle yaşayamıyorsan, demek ki yeterince çaba göstermiyorsun" mesajı ince ince zihnimize işlenir. Oysa insan olmak; yorulmayı, bazen hiçbir şey yapmadan camdan dışarı bakmayı, başarısız olmayı, hatta canımızın sıkılmasını da kapsar. Sıkılmak, modern dünyanın en büyük lüksü ve aynı zamanda yaratıcılığın anahtarıyken; biz o boşlukları bile hızlıca kaydırılan ekran videolarıyla doldurmaya çalışıyoruz.

Gülümseme maskesini indirmek

Belki de artık birbirimize "Her şey harika, harikayız!" masalı anlatmaktan vazgeçmenin vaktidir. Dijital dünyanın o sahte kusursuzluğuna karşı en büyük direniş, kendi gerçekliğimizi kucaklamaktır.

Yorgun olduğumuzda yorgun, keyifsiz olduğumuzda keyifsiz olabilmek... Hayatın her anını bir başarı öyküsüne ya da estetik bir fotoğrafa dönüştürmek zorunda olmadığını fark etmek.

Ne dersiniz, bugün o kusursuz akışta kaybolmak yerine, biraz "kusurlu" ve gerçek kalmaya ne azından akşam saatlerinde telefonları bir kenara bırakarak başlayabilir miyiz?

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri