Öğrenciler travma yaşarken Milli Eğitim Bakanı nerede!

Sokağa çıkma yasakları ve çatışmalı sürecin eğitime olumsuz etkilerini ve Başbakanlığın kamu çalışanlarına dönük olarak ‘Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları’ ile ilgili çıkarılan genelgeyi

değerlendiren Eğitim Sen Diyarbakır Şubesi Örgütlenme Sekreteri Abbas Şahin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Genelgenin hukuki altyapısının olmadığını belirten Şahin, “Burada yapılmak istenen tamamen iktidarın kendi memurunu yaratma çabasıdır” dedi.

Bölgedeki eğitim sorunlarına da değinen Şahin, “Bölgede on binlerce öğrenci bu travmayı yaşarken Milli Eğitim Bakanının buraya geldiğini ben duymadım. Milli Eğitim Bakanı buraya bizzat gelip öğrencilerin, velilerin neler yaşadığını sormadı, incelemedi. Herkes işin sadece güvenlik boyutunda ve kimse meselenin sosyal boyutuyla ilgilenmiyor” şeklinde konuştu.

Eğitim Sen Diyarbakır Şubesi Örgütlenme Sekreteri Abbas Şahin ile çatışmalı süreç ve sokağa çıkma yasakları altında öğrencilerin, öğretmenlerin yaşadığı eğitim sorunlarını ve Başbakanlığın kamu çalışanlarına yönelik olarak,  ‘Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında’ çıkardığı 2016/4 genelgesini konuştuk.

Başbakanlığın kamu çalışanlarına yönelik olarak,  ‘Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında’ çıkardığı 2016/4 genelgesini, ‘hukuki alt yapıdan yoksun, keyfi bir genelge olarak niteleyen Eğitim Sen Diyarbakır Şubesi Örgütlenme Sekreteri Abbas Şahin “Ve hukuki olmayan bu genelge, emri vereni de uygulayanı da sorumlu tutar” dedi.

Şahin’in söz konusu Başbakanlık genelgesine ve sokağa çıkma yasaklarının eğitime olumsuz etkilerine ilişkin değerlendirmelerinin satır başları şöyle:

“Sokağa çıkma yasaklarının hukuki bir alt yapısı bulunmamaktadır”

“ 16 Ağustos 2015 tarihinden itibaren bölgemizde uygulanan sokağa çıkma yasakları beraberinde hak ihlallerini de getirmiştir. Bu yaşanan hak ihlalleri, insanların en temel hakkı olan yaşam hakkını dahi çok rahat bir şekilde ellerinden alabilmektedir. Bölgede 7 il ve 9 ilçede uygulanan sokağa çıkma yasakları Diyarbakır Sur ilçesinde ise bugün 84. gününde halen devam etmektedir. Bu uygulanan sokağa çıkma yasaklarının zaten hukuki bir alt yapısı bulunmamaktadır. Her ne kadar il idaresi yasasına dayandırılsa da Bakanlar Kurulu kararı olmadan uygulanan sokağa çıkma yasakları ilan edilemez.

“Bir toplum eğer kendi geçmişiyle, sorunlarıyla yüzleşemediği zaman bu davranış tekrar eder”

Bugün bu uygulanan sokağa çıkma yasakları ve yaşanan çatışmalardan dolayı yüzlerce sivil vatandaşımız hayatını kaybetti. On binlerce insanımız yerinden göç etmek zorunda kaldı. Bölge insanı kendi ülkesinde mülteci konumuna düşürüldü. Tabii ki, bütün bunlar beraberinde farklı sorunları da getiriyor ve sistemin tıkanması anlamına geliyor. Düşünebiliyormuşsunuz, bir ilkokul, ortaokul öğrencisi sokak ortasında çok rahat bir şekilde öldürülebiliyor, örneğin,  Seyrantepe’deki Şiyar Baran. Sur ilçesinde Helin 12 yaşında, ekmek almaya giderken kafasına isabet eden bir kurşunla öldürülebiliyor. İnsanın en temel hakkı olan yaşam hakkının bu kadar ucuzlayabildiği bir ortamda demokratik haklardan bahsetmek çok gülünç hale gelebiliyor. Bölgede uygulanan sokağa çıkma yasakları süresiz hale dönüştükten sonra haliyle hak ihlallerini de beraberinde getiriyor. Biz bu uygulamaları 90’lı yıllarda da gördük ve tam da o gün uygulananlarla, yaşananlarla yüzleşemediğimiz içindir ki, bugün bunların bir tekrarını daha da yoğunlaçmış haliyle yeniden yaşamak zorunda kalıyoruz. Bir toplum eğer kendi geçmişiyle, sorunlarıyla yüzleşemediği zaman bu davranış tekrar eder. Ve tarihsel süreç içerisinde de bu böyle olmuştur. Demokrasinin oluşabilmesi için fikir hürriyeti, fikir hürriyetinin oluşabilmesi için de insanlarının kendilerini ifade etmesi be birbirini anlaması gerekiyor. Fakat öyle bir duruma geldik ki, insanlar bırakınız fikir hürriyetini, sadece hayatta kalabilmek için uğraşıyorlar. Akşam eve gidebilecek miyim korkusu, kaygısı yaşamaya başladılar ve bugün yüzlerce sivil insanımız bu yaşanan çatışmalı süreçte yaşamlarını yitirdiler.

“Müzakerelerle çözülebilecek bir sorun, askeri yöntemlerle çözülmeye çalışıldığı için hak ihlalleri yaşanıyor”

Bugün, demokratik yol ve yöntemlerle, müzakerelerle çözülebilecek bir sorun, askeri yöntemlerle çözülmeye çalışıldığı için birçok insan hakkı ihlalini de beraberinde getirmektedir. 2.5 yıllık çözüm sürecinde bölgede herhangi bir problem yaşanmazken, ülkede bir kaos oluşmazken; insanlarda çözüme dair bir umut, aidiyet hissi oluşmaya başladı. Ama ne hikmetse birden farklı bir konsepte geçildi ve bizde demokrasi kültürünün oluşmaması nedeniyle bu süreç nihayete erdirilemedi. Bugün bölgede korkunç bir ortam var, insanların cenazeleri günlerce sokak ortasında kalabiliyor, çürüyor, cenazelerin otopsileri yapılamıyor, aileler cenazelerini tanıyamıyor. Ve bütün bu yaşananlar beraberinde çok farklı sorunları, travmaları da ortaya çıkarıyor. Şimdi böylesi bir ortamda hukuki altyapı çökmekte ve mevzuat bir kenara bırakılmaktadır.

“İktidarın kendisini frenleyebilmesi için ciddi bir muhalefete ihtiyacı vardır”

Demokrasinin olduğu toplumlarda, muhalefetin mutlaka olması gerekiyor. İktidarın kendisini frenleyebilmesi için ciddi bir muhalefete ihtiyacı vardır. Fakat iktidar tüm muhaliflerini ortadan kaldırmaya yöneldiğinde bazı adımları atmaya kalkar. Bu adımları atarken de muhaliflerini çeşitli ithamlarla itibarsızlaştırma yoluna gidebilir. Hukuku, mevcut yasaları bir yana koyarak, yönetmelikler, genelgeler yoluyla muhalifleri sindirmeye çalışırlar. Bu süreçte basın yoluyla da bu itibarsızlaştırma sürer ve her muhalif ses ‘vatan haini’ damgasıyla damgalanır. Tabii ki, söz konusu bu sindirme ve baskı ortamı, gelecek süreçler için de bir travmayı, yarayı beraberinde getirmektedir. En ufak bir demokratik hak arama yönteminin dahi  ‘suç’ olarak damgalanabildiği bir ortamda toplum bireyleri daha farklı şeylere itilebilirler. Bu da beraberinde toplumda daha ciddi sıkıntılara yol açabilir.

“Eğer hukuku,  yasaları, mevzuatı bir kenara koyarsanız anayasaya aykırı davranmış olursunuz”

Bugünkü siyasal iktidar ülke genelinde uyguladığı güvenlikçi politikalarına Kamu emekçilerine dönük olarak da bir tasfiye operasyonu başlattı. Bugün kamu emekçilerine dönük olarak yapılan 2016 / 4 sayılı genelge tamamıyla hukuki alt yapıdan yoksundur. Uluslar arası yasalara, anlaşmalara aykırı, anayasaya, yasalara aykırı bir genelge ortaya koyduğunuzda bu beraberinde çok farklı sorunları da gündeme getirir. Ve hukuki olmayan bu genelge, emri vereni de uygulayanı da sorumlu tutar. Ve biz ilerleyen süreçte bunun karşılığını da göreceğiz. Çünkü anayasanın 2. Maddesi şunu söyler; ‘Türkiye Cumhuriyeti bir sosyal ve hukuk devletidir’ ve her şey hukuk içerisinde mevzuata uygun bir şekilde yapılmalıdır. Eğer siz hukuku,  yasaları, mevzuatı bir kenara koyduğunuz zaman o zaman siz anayasaya aykırı bir davranış içerisinde bulunmuş olursunuz.  Kaldı ki, mevcut yasalara uygun davranmış olsanız bile bu yasaların uluslar arası hukukla uyumlu olması gerekiyor. Ayrıca mevcut yasaların birçoğu 12 Eylül yasalarıdır ve bu yasalarda da birçok baskılar yer almaktadır. Bugünkü yönetmeliklerle, genelgelerle mevcut 12 darbe yasalarının dahi gerisine düşülen uygulamalarla karşı karşıya bırakılmaktayız. 1980’de çıkarılan 1402 sayılı kanununun dahi bir yasası varken bugün onu geride bırakan genelgelerle insanların işlerinden edilmesini demokrasi çerçevesi içinde anlamlandırmak mümkün değil.

Peki, tam da bugün yeni anayasa çalışmalarının yapıldığı bir dönemde 12 Eylül askeri darbe yasalarını dahi geride bırakan yönetmelikleri, genelgeleri nasıl değerlendirmek gerekiyor?

“Anayasa niçin değiştiriliyor?”

Öncelikle şunu sormak gerek bu anayasa niçin değiştiriliyor? Demokratikleşmek, sivilleşmek için mi değiştiriliyor yoksa iktidar yapısını değiştirmek, yeni bir sistem kurmak için mi değiştiriliyor? Çünkü biz bugün ara bir rejim yaşıyoruz. Mevzuatın bir yana bırakıldığı bir yerde yeni bir rejim, sistem ortaya çıkacaktır ve bugün de bu sistemin altyapısı oluşturulmaya çalışılıyor diyebiliriz. Yeni bir anayasanın demokrasi ve insan haklarına dayalı olması gerekiyor ama bugün çalışmaları süren yeni anayasada bu kaygının güdüldüğünü zannetmiyorum. Bugün yeni anayasada halkın fikri sorulmuyor ve halkın fikrinin sorulmadığı, görüşlerinin alınmadığı bir yerde anayasanın halkçı olması beklenemez.  Hem demokratik bir anayasa yapma çalışması yürüteceksiniz hem de bir yandan demokratik refleksleri köreltmek için tüm yöntemleri, teknikleri kullanacaksınız, olmaz böyle bir şey. Burada bir samimiyetsizlik söz konusudur. Ve samimiyetsizliği perdelemek için bugün basın kullanılıyor ve bir algı operasyonu yapılıyor. Bir söz vardır; ‘Bir savaşta önce gerçekler yok edilir’ ve gerçeklerin yok edildiği yerde insanların hiçbir şeye güveni kalmaz. Bugün basında her sabah yeni bir bakış açısı ve yeni bir haberle insanların algısı yönlendiriliyor. Ve bu neyi getiriyor, evrensel değerlerden uzaklaştığımızı ve meselelerin artık kişiselleştiğini gösteriyor.

“Demokrasinin uygulanabilirliğinin temel güvencesi anayasadır”

Demokrasinin uygulanabilirliğinin temel güvencesi anayasadır ve anayasal güvencenin olmadığı yerde demokratik haklardan,  kazanımlardan bahsedemezsiniz. Bugün insanlar çok keyfi bir şekilde gözaltına alınabiliyor, sürgün edilebiliyor, işlerinden edilebiliyor, insanlar farklı düşüncelerinden dolayı ‘vatan haini’ damgası yiyebiliyor. Şimdi bütün bu yöntemleri uygulayan bir anlayıştan siz demokratik bir anayasa bekleyebilir misiniz? Mümkün değil böyle bir şey. Demokratik bir anayasayı ancak demokratik bir zihniyet yapabilir. Her şeyin temeli zihniyet değişimidir, zihniyet değişimi sağlanmadan, konjonktüre bağlı olarak yapılan, AB’ye uyum vs…  kapsamındaki kimi yasal değişiklikler ise uygulanabilirliği olmayan kâğıt üzerinde göstermelik değişiklikler olarak kalır. Hala daha zihniyet anlamında, farlılıklarımızı kabul etmeyen yaklaşımlardan kurtulabilmiş değiliz. Dini, etnik, mezhebi, siyasal farklılıklarımızı hiçbir şekilde kabul etmeyen anlayışlardan sıyrılabilmiş değiliz. En küçük farklı, aykırı bir sesin çok rahat bir şekilde şiddetle cezalandırıldığı bir ortamda demokrasiden ve demokratik bir zihniyetten anayasadan bahsedebilir miyiz? Ayrıca yapılan her sivil anayasanın demokratik bir anayasa olacağı da söylenemez ve yeni yapılacak anayasanın askeri darbe anayasasından geri bir anayasa olmayacağının da bir garantisi yok.

Başbakanlığın kamu çalışanlarına yönelik olarak, ‘ Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında’ çıkardığı 2016/4 genelgesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Yasalara dayandırmadığınız bir genelgeyi uygulama şansına sahip değilsiniz”

Her şeyden önce bir genelge yayınlandığında bu genelgenin yasalara ve en başından da anayasaya uygun olması gerekir. Yine söz konusu genelgenin uluslar arası anlaşmalarla da uyumlu olması gerekiyor. Fakat söz konusu bu genelgenin bütün bu bahsedilen hususlara hiçbir şekilde uymadığını görüyoruz. Söz konusu genelge ayrıca istismara açık çok geniş bir alan bırakmaktadır. Genelgede yer alan şu ibare söz konusu genelgenin istismara açık, her tarafa çekilebilir içeriğine bir örnektir: “legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla ilişki kuran veya eylem birliği içerisinde olan’ vs… Şimdi bu yaklaşımla kamu emekçilerinin her türlü demokratik eylemine, etkinliğine katılanları bir anda suçlu ilan edebilirsiniz. Çünkü ‘legal görünüm altında illegal faaliyet’in neler olduğu tamamen yoruma açık bir şeydir ve sınırların nereden başlayıp nerede bittiği belirsizdir. Bu bakış açısıyla sıradan bir yürüyüşe, basın açıklamasına, mitinge katılım bir anda herhangi bir kamu çalışanının işini kaybetmesinin nedeni olabilir. Peki, bunun hukuki alt yapısı dayanağı nedir, yok böyle bir şey. Haliyle siz yasalara dayandırmadığınız bir genelgeyi uygulama şansına sahip değilsiniz. Bu genelge tamamen insanları korkutma, baskı yayma aracıdır. Söz konusu genelge, muhalif düşünen insanları korkutmayı, sindirmeyi amaçlayan bir yapıdadır. Şu an 3 milyonun üzerinde bir kamu çalışan vardır ve siz bütün bu kamu emekçilerini tek tip bir düşünen insanlar haline getirebilir misiz? Ayrıca bu insanın doğasına aykırı olan bir şeydir. Tüm toplumsal muhalefet üzerinde baskı kuran, Sivil Toplum Kuruluşlarını hareket edemez hale getiren iktidar yapısı aslında kendi kendini yok eder. Çünkü iktidarın olduğu yerde muhalefet olacaktır, muhalefetin olmadığı yerde ise iktidar kendi kendini yok edecektir. İktidar dediğimiz kavram muhalefetle gelişir, güçlenir. Ama siz muhalefeti ortadan kaldırdığınız zaman çok farklı bir rejim, sistem ortaya çıkar ve bunun ömrü çok uzun olmaz.

“Burada yapılmak istenen tamamen iktidarın kendi memurunu yaratma çabasıdır”

Mesela 2016 /4 sayılı genelgede şöyle bir ibare kullanılmış; “ … Milli güvenliğini ve kamu düzenini tehdit eden,” kamu çalışanları. Şimdi siz bunu nasıl belirleyeceksiniz?  Bu insanları ihbarcılığa sürüklemekle olur, insanların birbirleriyle ilişkilerini bozmakla olur. Tabii ki, bu belli bir yerden sonra geçerliliğini yitirecek bir şeydir çünkü dejenerasyona, istismara açık bir durumdur. Burada yapılmak istenen tamamen iktidarın kendi memurunu yaratma çabasıdır. Bu genelgeden önce yapılan bir çalışma vardı, 657’nin değiştirilmesi, tüm devlet memurlarını kamu çalışanları adı altında toplayarak hem önceki kazanılmış hakları geri almak hem de çalışanların iş güvencesini ortadan kaldırmak. Şuan bu ara rejim döneminde tam da kamu emekçilerini güvencesiz çalıştırmanın, hukuki, sosyal, psikolojik alt yapısı oluşturulmaya çalışılıyor. 1965 yılında ortaya çıkan 657 sayılı iş güvencesi, memur kanunu ki, biz Eğitim Sen olarak birçok açıdan da eleştirdiğimiz kanundur fakat şu noktada insanların iş güvencesinin ortadan kaldırılması, insanların eve emeğin piyasalaştırılması belli bir süreden sonra insani değerlerin ortadan kalkmasını getirecektir.

“Unutmayalım ki, iktidarlar gelip geçicidir, kalıcı olan halktır”

Bugün bu söz konusu genelgenin ortaya çıkması, günü kurtarmaya dönük fiili bir durumdur. Ve fiili durumla oluşturulan baskı ortamı farklı bir muhalefetin gelişmesini beraberinde getirecektir. Kamu emekçilerinin mücadeleler sonucu kazanılmış hakları vardır ve siz hiçbir yasaya dayanmadan, genelgelerle bu hakları ellerinden aldığınızda her şeyden önce bundan sorumlu olacaksınız. Unutmayalım ki, iktidarlar gelip geçicidir, kalıcı olan halktır. Halkın geleceği, halkın kendini güvende hissetmesidir. Eğer halk kendisini güvende, özgür hissetmiyorsa o zaman aidiyet hissi de ortadan kalkacaktır ve beraberinde bu bir sistem sorununu ortaya çıkaracaktır.

“28 Şubatçılarla aralarında herhangi bir fark yok”

28 Şubat’ta insanlar inançlarından, düşüncelerinden dolayı baskıya uğradılar. Bugün ise, bu durumu ortadan kaldırmakla övünen iktidar memurların iş güvencesini elinden almakla tehdit ediyor. Bugün 28 Şubatçılarla aralarında herhangi bir fark yok. Dün 28 Şubatı uygulayanların geldikleri yer belli ve bugün halkı karşısına alanların da kaybetmekten başka seçenekleri yok.

“Belli bir süreden sonra paranoyak bir toplum ortaya çıkacak”

Toplum da insan da dinamiktir ve zaman zaman yavaşlasa da sürekli ileriye doğru hareket eder. Bugün TCK’nın içerisinde zaten yeterince mevzuat var, yasadışı fiilleri, faaliyetleri olan kamu çalışanları zaten diretk olarak görevden atılıyor. Zaten 657 sayılı memur kanununda da bu vardır. Bugünkü genelge ise tamamen keyfidir. Bugünkü genelge çalışma yaşamına ciddi anlamda zarar verecek, çalışma verimliliğini düşürecek bir içeriğe sahiptir. İnsanların birbirini ihbar etmesini, birbirleriyle ilgili farklı davranışlarda bulunmalarına, birilerinin gözüne girmek için arkadaşlarını çok rahat ir şekilde harcamaları anlamına geliyor ki, bütün bu yaklaşımlar bir toplumsal güvensizliği de beraberinde getirecektir. Ve kendinizi güvende hissetmediğiniz bir ortamda verimli olabilir misiniz? Belli bir süreden sonra paranoyak bir toplum ortaya çıkacak. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı, şikâyet ettiği bir çalışma yaşamı tablosuyla karşı karşıya kalacağız.

“90’lı yıllarda uygulanan Olağan üstü hallerin bile belli kanunları o kanunların denetleyicisi vardı”

Söz konusu genelgenin içeriğine baktığımızda çok ucu açık söylemlerin olduğunu görüyoruz. ‘Hükümete muhalefet eden, demokratik haklarını kullanan tüm legal görünüm adı altında illegal faaliyet yürüten kişiler’ yani en ufak bir eleştiriniz bile bu kapsama girebilir. Yani işyerinizde hükümete karşı yaptığınız her türlü eleştiri bir anda ‘milli güvenliği tehdit eden’ bir fiil olarak karşınıza çıkabilir. En basit ve güncel bir örnek olarak Amed Spor’un durumunu ele alabiliriz. Amed Spor’un ‘Çocuklar ölmesin, maça gelsin’ pankartının bile ‘terör propagandası’ kapsamında değerlendirilmesini göz önünde bulundurarak, yarın daha nelerin bu kapsamda değerlendirileceğini öngörmek zor olmayacaktır. 90’lı yıllarda uygulanan Olağan üstü hallerin bile belli kanunları o kanunların denetleyicisi vardı bugün ise mevzuatın bir yana bırakıldığı bir süreç yaşıyoruz. İnsanların aksi ispat edilinceye kadar suçsuz oldukları hukuki bir kuraldır ama bu genelge ile bir söyleminizden dolayı hemen işinizden olabiliyorsunuz. Ve bunun için herhangi bir mahkeme kararı gerekmiyor, bağlı bulunduğunuz amirinizin sizin için bir tespiti işten atılmanız için yetiyor. Yarın herhangi bir cadı avı başlatıldığında sizin gibi düşünmeyen birçok insanı görevden alabileceksiniz. Tabii ki, KESK söz konusu bu genelgenin iptali için Danıştay’a başvuruda bulunacak. Büyük ihtimalle de bu genelge iptal edilecek. Çünkü kanunsuz olan bir emri veren de uygulayan da suç işlemektedir.

Bölgedeki çatışmalı süreç, sokağa çıkma yasakları eğitimi nasıl etkiledi?

“Sur’da yasaklardan birinci dereceden etkilenen okul sayısı 15, öğrenci sayısı 7 bin 450 ve öğretmen sayısı da 300’dür”

Bölgede uygulanan sokağa çıkma yasakları eğitimi ciddi şekilde olumsuz etkiledi. İnsanların yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalması eğitimi, eğitim gören öğrencileri çok olumsuz etkiledi. Diyarbakır genelinde 517 bin 708 öğrenci, 18 bin 110 öğretmen bulunmaktadır. Sur ilçesinde köyler dahil 30 bin 251 öğrenci, bin 381 öğretmen bulunmakta ve Sur’da sokağa çıkma yasaklarından birinci dereceden etkilenen okul sayısı 15, öğrenci sayısı 7 bin 450 ve öğretmen sayısı da 300’dür.

“Milli Eğitim Bakanı buraya bizzat gelip öğrencilerin, velilerin neler yaşadığını sormadı, incelemedi”

İnsanların kendi memleketlerinde mülteci durumuna düşürülmesinin eğitim alanına yansıyan ciddi sorunları, oluşturduğu travma öyle 10 günlük telafi eğitimlerle giderilemeyecek düzeydedir. Eğitimden de önce çocukların yaşadığı bu büyük travmanın etkilerinin en aza indirilmesine yönelik ciddi psikolojik yardım almaları gerekiyor. Çünkü siz çocukların yaşadığı travmayı atlatmalarını sağlayacak bir psikolojik destek sunamadıktan sonra verilen eğitimin hiçbir yararı olmaz. Bölgede on binlerce öğrenci bu travmayı yaşarken Milli Eğitim Bakanının buraya geldiğini ben duymadım. Milli Eğitim Bakanı buraya bizzat gelip öğrencilerin, velilerin neler yaşadığını sormadı, incelemedi. Herkes işin sadece güvenlik boyutunda ve kimse meselenin sosyal boyutuyla ilgilenmiyor.

“Bir eğitimci olarak, okulda bomba, patlama, silah seslerinden sağlıklı ders yapamıyorum”

 Bir eğitimci olarak bulunduğum okulda bomba, patlama, silah seslerinden sağlıklı ders yapamıyorum. Ders esnasında tam adapte olacakken bir patlama sesinden çocukların dikkati dağılıyor ve ders ortamı bozuluyor. Ve bu korku, kaygı ortamı içerisinde eğitim yapmaya çalışıyoruz. Böyle bir ortamda yapılan eğitimde ne kadar başarı sağlayabiliriz ki, mümkün değil böyle bir ortamda başarı sağlamak. Sur’daki çocukların bir kısmı farklı olularda eğitime başladılar ama o çocukların gittikleri okullardaki adaptasyonu için gerekli olan rehabilitasyon sağlanabildi mi? Evini, arkadaşlarını kaybeden çocukları sadece başka bir okula vermek sorunu çözmüyor. Ayrıca eğitimcilerimize psiko destek konusunda eğitim verdik mi? Bugün alınan önlemler tabiri caizse, ‘tozu halının altına süpürmekten’ ibaret ve sorunun çözümünü öteleyen yaklaşımlardır. Bugün burada çok ciddi bir toplumsal sorun, bunalım var. Bugün yaşanan psikolojik, sosyal travmaların sonuçları belli bir süre sonra ortaya çıkacak ve biz bunun tüm olumsuz sonuçlarıyla ilerleyen zamanda karşı karşıya kalacağız. 

Haber:Ali Abbas Yılmaz / ÖZEL

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri