Ser sala Kurdan!

Şeyhmus DİKEN

Diyarbakır mevsimlerin de hakkını teslim eden bir şehir. Yazları adam akıllı yaz gibi, güneşinin sıcağında yumurta pişiren kabilinden, kışları da dam boyu karların yağdığı kış gibi kışların yaşandığı bir şehirdi. Bu yönüyle eski Diyarbekir'de ulaşım yetersizliği nedeniyle her istenileni paranız olsa bile bulamayabiliyordunuz.

 

Diyarbekirliler tıpkı kendileri gibi eski ve yerleşik şehirlerin sakinlerine benzerlerdi. Bütün bir kış boyunca tüketebilecekleri yiyecek maddelerinin bir çoğunu ve doğal olarak mümkün olanlarının hazırlığını, sonbahar merhaba deyip kapıya dayandığında yaparlardı. Zahireden, sebze ve meyve türü kurutmalara, kavurma ve pastırma gibi et ürünleriyle; tatlı türünden cevizli sucuklar, kesme ve pestillere varıncaya kadar bu emeğin ürünüydüler.

 

Sorulması gereken bir sorudur belki, bu denli hazırlık niyeydi? Tabii ki kış boyunca tüketilmek içindi. Genellikle kapalı ev ortamında muhabbetler yapılırken, tüketilsin diyeydi bunca hazırlık. Evin yaşlı büyüklerinden hikayeler, söylenceler dinlenirken, yılbaşı geceleri de bu tüketimlere biraz daha fazla gerekçe olurdu.

 

12 Ocak'ı 13 Ocak'a bağlayan "Bizim" diyebileceğimiz asıl yılbaşımız kelimenin tam anlamıyla "Ser e sale'ydi. Ve tam bir bayram edasında kutlanırdı. Yemekler yapılır, tatlılar hazırlanırdı. Sonbaharda hazırlanan kuru kış yiyecekleri özenle kilerlerdeki sığınaklarından yeşil sırlı küplerinden çıkarılır. Ve o özel yılbaşı gününe hazırlanırdı. Hikayeler anlatılır, tombalalar çekilirdi.

 

13 Ocak ser sale'sinin bir de sokağa yansıyan yüzü vardı. Bir halk kültürü ve yerelin öznelliğiyle kutlanıyordu yılbaşılar. Daha çok çocuklar olmak üzere, yetişkin kadın ve erkeklerin kılığına girerlerdi. Yüzlerini de kömür karası ile boyarlar, sakal bıyık yaparlardı. Eski Diyarbekir evlerinin kapılarına dayanırlardı, ağızlarında tekerlemeleriyle ;

 

"Sere Sale / bıne sale

Pir qurbane / xortu keçe male. "

Ya da ;

"Sere sale / bine sale

Xwede bi hele / Pisînga bine manqale."

 

İşte bu Kürtçe dileklerle çocuklar kapıya dayanırlardı.

 

Ne mi olurdu: "Şakşako"su çalınan kadim şehrin evlerinin kapıları mutlaka açılırdı. Zaten bir çoğumuz da gecenin o vaktinde " Sere Sale " tarafından çalınan kapının heyecanını yaşamak isterdik.

 

İşte bizim Noel babalarımız da o Sere Sale'lerdi. Bizlerden birileriydi. Öyle gizli saklı ocak bacasından falan da değil, basbayağı kapıdan giriyorlardı evlere. Hediye getirmeleri falan ne mümkün.

 

Aksine bir şeyler istiyorlardı bizim sere sale'lerimiz. Ve vermek gerekiyordu tabii ki. Hele bir de hazırladığımız tatlı ve yiyeceklerden ya da biraz para vermeseydiniz. Cayırtı o zaman kopuyordu işte. Ser e Sale boylu boyunca uzanıveriyordu yere. "Havar ez mırım", deyip yerde debelenerek hediyesini almadan gitmezlerdi.

 

İşte yılbaşılar böyleydi eski Diyarbekir'de. Göz yaşlarımızı da sevinçlerimizi de doğduğumuz ve yaşadığımız topraklar hak ediyordu. Tabii ki iletişim teknolojisi ve görsel medya bizi esir almadan önce. Zaman çok mu geç eski değerleri yaşatmaya, elbette değil. Belleklerde yaşıyorsa yaşatılabilir kültürler.

Ser sala ve Piroz be.

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.