Sofie’nin dünyası

Ceylan Alkan

  1952 yılında Oslo’da dünyaya gelmiş olan yazar Jostain Gaarder, Oslo Üniversitesi’nde felsefe tarihi üzerine lisans eğitimi aldıktan sonra felsefe öğretmenliği yapmıştır. 1991 yılından itibaren ise tüm vaktini yazarlığa ayırmıştır. Aynadaki Muamma, Portakal Kız, Acaba, Maya, Orada Kimse Var mı?, Pireneler’deki Şato başlıca eserlerini oluşturmaktadır. Sofie’nin Dünyası ile büyük çıkış yapan yazar, bu eserinde felsefeyi öğrencilere ve genç kuşaklara en iyi şekilde nasıl öğretebilirim düşüncesinden hareketle yazmış olup, eser didaktik dili olan bir roman havası taşımaktadır. Ayrıca bu romanında yazar; felsefenin doğuşunu, gelişimini ve zaman içerisindeki ilerleyişini ‘roman içinde roman’ kurgusu içerisinde okurlarına sunmuştur.

 

BAZEN İNSAN ANLAMAZ, ANLAŞILMADIĞI GİBİ

 

             Felsefi bir roman kitabını tanıtmadan önce sanırım felsefenin tanımını yapmak yerinde olacaktır. Felsefe, etimolojik olarak Yunanca “seviyorum", “ardından gidiyorum", “arıyorum” gibi anlamlara gelen “phileo” sözcüğü ve “bilgi", “bilgelik” anlamlarına gelen “sophia” sözcüğünün birleşiminden oluşur ve sözcük anlamı olarak; “bilgelik sevgisi” ya da “bilgi sevgisi" anlamı taşır.  

 

             Doğrusunu söylemek gerekirse, lise yıllarımdan bu yana felsefe veya felsefi roman okumak bana oldukça uzak geliyordu. Bilmiyorum, belkide sofistike terimlerin ifade yoğunluğunun beynimde bir karmaşa oluşturma ihtimalini yok ediyordum. Yaklaşık altı yüz sayfa olan kitabın sayfalarını okumaya başlarken ürkmüş olsam da, yanıma azık olarak fazlaca sabır almam gerektiğinin farkındalığıyla; kendimi aştığımı da itiraf ediyordum kendime; hayretle… Felsefe sevenler için insanın kafasında  detaylandırabileceği felsefi noktaların zekice bir kurguyla düzenlenmiş oluşu kitabı cazip hale getiriyor.

 

             Dünya aslında çoğu zaman kolayca cevaplanamayacak sorularla doludur. Bu gibi durumlarda insanın karşısına üç seçenek çıkar; ya bilmeye değer şeyleri öğrenebilmek adına gayrete girişir, veya biliyormuş gibi yaparak kendini ve dünyadaki herkesi kandırabilir, ya da gözlerini bu sorulara kapayıp görmezden gelebilir ki; son iki seçenek de insanı yanılgıya düşürebilir çünkü bu tarz yaklaşımlar insanı ya haddinden fazla emin ya da iyice vurdumduymaz kılar. Bana soracak olursanız orta yolu tutmanın her zaman faydalı olacağı kanaatini taşıyorum.

 

             Felsefeye ilgi duyan kişiler daha doğru bir tabirle; filozoflar, genelde az şey bildiklerini düşünerek bundan müthiş şekilde rahatsızlık duyarlar. Bununla beraber ‘anlamadıkları’ pek çok şey olduğunu da kabuldeler. Bunun huzursuzluğunu hep taşıyor olmalarından dolayıdır ki, öğrenmeye  ve araştırmaya karşı doyumsuzluk hissederler... Bu bakış açısıyla Jostain Gaarder yazdığı romanındaki hem baba hem de filozof rolüyle kızının okulda aldığı felsefi eğitimi yeterli bulmayıp, yurt dışında bulunmasına rağmen  kızının uzaktan araştırma, sorgulama ve aynı zamanda öğrenme yetisini geliştirmeyi esas almıştır.

 

              Yazar, aslında kitaptaki ana fikri oluşturan Goethe’nin; “Üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, günübirlik yaşayan insandır” cümlesiyle romana giriş yapıyor. Zira kitap bu döngü üzerine kuruludur da diyebiliriz.

 

              Tüm hikaye, insanın kim olduğunu aramasıyla başlıyor. Kitabın kahramanlarından hatta  başrollerde sayabileceğimiz  Lübnan’da BM taburunda görevde bulunan Binbaşı Albert Knag; kızı Hilde’nin 15. yaş günü için hediye olarak özel bir şeyler düşünmesiyle start alıyor. Ve böylece bir kurgu planlayarak aslında kızının hayatı sorgulayıp; kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, hem kendini hem de evreni tanımasını istiyor. Ona göre evren keşfedilmeyi bekleyen bir hazineyse, kızı Sofie yani gerçekte Hilde’ye (kitabı okuyunca bu tabiri neden kullandığımı daha iyi anlayacaksınız) merak ve soru sorma becerisi kazandırmak en büyük arzusu oluyor.

 

            Sofie Amundsen  bir gün posta kutusunda kendi ismine ait gizemli bir zarfın içinde ‘Kimsin?’ sorusuna muhatap olur. Fakat zarfta bu soru dışında başka hiçbir şey yazmaz; ne bir selam ne de kimin gönderdiği… Soru işaretiyle son bulan tek  bir sözcük o kadar…Arada bir Hilde adına yaş günü tebrik kartıyla da  karşılaşıyor oluşuyla kafası iyice karışan Sofie, kendini bir muammanın içinde  bulur. Akabinde kendisini ve tüm varlığı, zarflarda karşısına çıkan sorulardaki pencereden seyretmeye başlar. Kitapta ‘Kimsin?’ sorusuyla insanın öncelikle kendisini keşfetmesinin gerekliliğine atıf yapılıyor. Öyle ya her insan aslında kendini sorgulamalı değil mi? Sorular bununla sınırlı kalmıyor, her gün değişik sorularla filozof kursuna başlamış olan Sofie, evin en kendine ait köşesine çekilip düşünmeye koyulur. Günler günleri kovaladıkça zarflar fazlalaşır, tabi bununla birlikte Sofie’nin filozofun kim olduğuna dair merakı da… Ve 15. Yaş günü geldiği gün gerçeklerle yüzleşmesiyle roman son bulur ama bu onlar için bir son değil bir başlangıcın adıdır…

 

           Sofie ile birlikte filozofun  sorduğu soruları onunla beraber cevaplamaya çalıştım. Bazen aynı fikirde olup,  bazen de fikir ayrılığına düşsek te sorguladıklarıyla yanıtladıklarını anlamaya gayret ettiğimi söylemeliyim. Farklılıklarımız zenginliktir deyip okumaya devam ederken, kitaptaki şu cümle dikkatimi çekti; “İnsan neydi? Yaşadığı zaman diliminde vardı fakat bir gün yaşam son bulacaktı… Ölümün farkında olmadan yaşadığını anlamak olanaksız, yaşamanın aslında ne muhteşem  bir mucize  ve aynı zamanda ne garip bir şey olduğunu düşünmeden ölümü düşünmek de olanaksız” diyordu yazar…  Ve insanın bir makineden daha öte bir şey olduğu düşüncesine, Yaratıcının yoktan varoluşuna vurgu yapıyordu.

 

          Yazılanlar insanoğlunun günümüze kadar uzanan düşünsel çabasını, tarihçesini, karmaşık felsefi konuları daha kolay da anlaşılması adına ikili diyaloglarla ve onu güçlendiren betimlemelerle sunulmuş. Helenizm, Ortaçağ Rönesansı, Barok, Aydınlanma Çağı ve Romantizm dönemleri bölümler şeklinde oluşturulmuş. Bu çağlar anlatılırken de zamanın önemli filozofları olan; Sokrates, Platon, Descartes, Spionza, Kant, Aristo gibi filozofların görüşleri ele alınmıştır. Fazlasıyla Yunan ve Avrupa felsefe tarihi üzerinde durulmuş olmasına rağmen Arap ve Doğu felsefesinden çok bahsedilmemiş oluşuyla eksiklik arz etse de eser olarak tam anlamıyla felsefe tarihi üzerine yazılmış iyi bir roman takdirini hak eden türden… Ayrıntıları sevdiğim doğrudur, ama henüz okumayanlar için her ayrıntıyı vermeyi sevmediğim de...Felsefi konuları roman havasında okumak isteyenlere; şimdiden iyi okumalar…