Merhaba Tigris Haber’in Değerli Okurları.
Son kitabım SUR’UN AHI Tüyap Diyarbakır 10. Kitap Fuarında okurlarıyla buluştu.
Her kitap, yazarının yüreğinden kopup okurun yüreğine uzanan bir yolculuktur. İşte bu yolculuk yüreğinin tam orta yerine ince bir sızı bırakmış Hikmet Yılmaz’ın. Ve taaa Strazburg’dan seslenmiş Sur’a…
“Sur’un Ahı: Bir Şehrin Acısı, İnsanlığın Sınavı
Birsen İnal’ın kitabı üzerine kişisel bir değerlendirme.
Bazı kitaplar okunup bitirilir, bazılarıysa insanın içinde bir yere yerleşir. Sayfaları kapattıktan sonra bile zihninizde dolaşmaya, vicdanınıza sorular sormaya devam eder. Birsen İnal’ın Sur’un Ahı adlı kitabı işte böyle bir etki bırakiyor.
Kitap okunduğunda ve Sur’da yaşananlar düşünüldüğünde, aklımizda yalnızca yıkılmış evler, çatışmalar ve terk edilmiş sokaklar kalmıyor. Bir zamanlar o evlerde yaşayan insanlar, avlularında büyüyen çocuklar, kapı önlerinde kurulan komşuluklar, yarım kalan hayatlar ve cocukarının cenazelerini bekleyen anneler/babalar kalıyor.
Çünkü bir şehri yalnızca taşlarıyla, duvarlarıyla, sokaklarıyla tanımlayamayız. Bir şehir, orada yaşıyan insanların anılarıdır. Bir ev, yalnızca başımızı soktuğumuz bir çatı değildir ; yılların emeği, alışkanlıklarımız, sevinçlerimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz yerdir. Bir mahalle, birbirini tanıyan insanların ortak hayatıdır. Bunlar yıkıldığında geriye yalnızca enkaz değil, insanın iç dünyasında da derin bir boşluk kalır.
Kitapta en etkileyici anlatımlardan biri de, çatışmalar nedeniyle evini terk etmek zorunda kalan Azize’nin hikayesiydi. Canını kurtarmıştı ama aklı evinde kalmıştı. Buzdolabının fişini çekemediğini, çamaşır suyuna bastığı çamaşırları ve evinin ne halde olduğunu düşünüyordu. Annesi ise evde kalan yoğurdunun ekşimesinden söz ediyordu.
Belki de bu ayrıntılar yaşananların insani boyutunu anlatan en güçlü satırlar. Çünkü insanın hayatı bir anda altüst olduğunda bile geride bıraktığı gündelik yaşamından kopması kolay değildir. Dışarıdan bakıldığında önemsiz görünen bir yoğurt, bir çamaşır, bir evin temizliği; o insanın bütün dünyasını temsil edebilir.
Bir insanın evinden çıkmak zorunda bırakılması yalnızca adresinin degişmesi değildir. Kendi hayatı üzerindeki kontrolünü, güven duygusunu ve geleceğe dair tasarılarını da kaybetmesidir. Üstelik insanın canını kurtarmış, olması, yaşadığı kayıpların sona erdiği anlamına gelmez.
Bir de anneler var…
Enkazların arasında evlatlarından bir iz arayan, cenazelerine ulaşmak için mücadele eden, çocuklarının parçalanmış bedenlerini teşhis etmeye çalışan anneler… Bu satırları okurken insan, acının hangi noktada kelimeleri aştığını düşünüyor/sorguluyor. Bir annenin evladını kaybetmesi zaten tarifsiz bir yıkımken, onun cenazesine ulaşabilmek için de mücadele etmek zorunda kalması karşısında, hangi cümle yeterli olabilir ?
Komşuların evlerini bulamamasi, mahallelerin tanınmaz hale gelmesi, insanların kaybetikleri yakınlarının cenazelerine ulaşmaya çalışması…
Bunlar, kaybın ötesinde bir çaresizliği anlatıyor. İnsan kendi evinin yerini, komşusunun evini, mahallesinin sokaklarını tanıyamaz hale gelmişse, yalnızca yaşadığı mekanı değil, geçmişine ulaşabileceği yolları da kaybediyor.
Böyle bir acıyı uzaktan seyretmekle, onunla yüzleşmek aynı şeyler değil. Ama en azından görmezden gelmemek, duyduğumuzda yüzümüzü çevirmemek ve yaşananların unutulmasına razı olmamak zorundayız. İşte Sur’un Ahı en çok da şunu düşündürüyor: insanların acısı gündelik siyasi polemik arasında kaybolup gitmemeli.
Elbette Sur’da yaşananlar tarihsel/politik bağlamından koparılarak anlaşılamaz. Çatışmaların tarihsel / güncel nedenleri, uygulanan güvenlik politikaları, sivillerin korunması, insanların evlerini terk etmek zorunda kalması ve yaşanan hak ihlalleri elbette sorgulanmalıdır. Devletin vatandaşlarının can güvenliğini sağlama sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk, sivillerin yaşam hakkını, onurunu ve temel haklarını korumayı da kapsar.
Güvenlik gerekçeleri, insan hayatinin değerini ortadan kaldirmaz. Siyasi hedefler, kendi halkının acılarını önemsizleştiremez. Bir yerde düzen yeniden kurulabilir, yollar açılabilir, evler/mahalleler yeniden inşa edilebilir. Fakat kaybedilen hayatları geri getirmek, çocukların hafızasındaki korkuyu silmek ve güven duygusunu onarmak çok daha zordur.
Asıl sorgulanması gerekenlerden biri de şu degil midir : Bir toplum, kendi geçmişindeki acılarla nasıl yüzleşir? Yalnızca kendi tarafının kayıplarını mı hatırlar, yoksa acının kimin başına geldiğine bakmaksızın insan hayatını ve onurunu savunabilir mi ?
Adalet, yalnızca bize yakın olanların acısını kabul etmek değidir. Başka insanların yaşadığı acıyı da aynı ciddiyetle görebilmektir. İnsan hakları yalnızca kendimizden saydığımız insanların hakkı değildir. Bir annenin göz yaşını anlamak için onunla aynı siyasi düşünceyi paylaşmak gerekmez. Bir çocuğun korkusunu kavramak için onunla aynı kimliğe sahip olmamız gerekmez.
İnsan olmanın asgari sorumluluğu, başkasının acısıni kendi düşüncelerimizin gerisine itmemektir.
Yazarin anlatısı bir şehrin hafızası üzerine de oldukça düşündürücü anıları işliyor. Tarih yalnızca resmi belgelerden, siyasi açıklamalardan veya yıllar sonra yazılan değerlendirmelerden oluşmaz. Tarih bazen evinden ayrılırken geride bıraktığı çamaşırları düşünen kadının sözlerinde, bazen cenazesini bekleyen bir annenin sessizliğinde, bazen de çocuk seslerinin kesildiği bir sokağın/küçenin hatırasında yaşar.
Bu nedenle tanıklık önemlidir, yazmak önemlidir, hatırlamak önemlidir.
Bir şehrin duvarları yıkılabilir; ancak orada yaşananların hikayesi anlatılmaya devam edebilir. Yeter ki o hikayeleri dinlemeye, sorgulamaya ve onlardan sorumluluk çıkarmaya hazır olalım.
Sur’un Ahı, geçmişte yaşananları hatırlatan bir kitap olmanın ötesinde, bugün de geçerliğini koruyan bir soru gündeme getiriyor : Başkalarının acıları karşısında nasıl bir yerde duruyoruz ?
Sessiz kalmayı mı seçiyoruz, unutmayı mı kolaylaştırıyoruz, yoksa hakikatin ve adaletin peşinden gitme sorumluluğunu mu üstleniyoruz? Bu soruların kolay cevapları yok. Ama onları sormaktan vazgeçmek, cevap aramaktan da vazgeçmek demektir.
Kitabın adındaki « ah » bu yüzden yanlızca yasın ifadesi gibi gelmiyor. Ayni zamanda duyulmayı bekleyen bir ses, hatirlamayı bekleyen bir geçmiş ve insanlığın vicdanına yöneltilmiş bir çağrı gibi geliyor.
Çünkü bir sehir yeniden kurulabilir. Taşlar yeniden dizilebilir, sokaklar yeniden düzenlenebilir. Fakat insanların yaşadığı acılar, kaybettikleri, sevdikleri ve geride bırakmak zorunda kaldıkları hayatları birkaç yeni duvarla, sözde yenilenmiş evlerle/mahallelerle ortadan kaldırılamaz.
Sur’un Ahı’nı anlamak, yalnızca geçmişte ne yaşandığını hatırlamak değil; bir daha hiç kimsenin benzer acılar yaşamaması için insan hayatını, onurunu, adaleti ve barışı savunmanın sorumluluğunu üstlenmektir.
Dolayisiyla bu kitaptan geriye yalnızca yıkılmış bir şehrin görüntüsünü değil, o şehrin insanlarının yaşadıklarını unutmama gereğini de anlamak oldukça önemli. Çünkü bazen unutmak, ikinci bir kayıptır. Hatırlamak ise geçmişi değiştirmese bile geleceğe karşı sorumluluğumuzu canlı tutabilir…
Sur’un Ahı, yaşananların unutulmaması ve aynı acıların bir daha yaşanmaması için hepimize bir insanlık çağrısıdır.”
Hikmet Yılmaz /Strazburg