TABULARI YIKMAK

TABU-1 Kitabıyla toplumsal sorunlara değinen, kitabının ikinci cildini okuyucuyla buluşturan; doktor yazar Gencettin Öner, Tigris Habere konuştu.

Mümin Ağcakaya/ Özel Röportaj

Okumayı çok istiyordu. Fakat ilkokulda okurken okuldan bu çocuğunuzu alın bir sanat öğrensin denmesi üzerine babası okutmak istemiyor. Komşularının ısrarı üzerine ilkokulu bitirdikten sonra okula gönderilmiyor. Fakat ondaki okuma azmi sonunda ortaokulu dışarıdan ve liseye devam ederek bitiriyor. Üniversite sınavında Türkiye çapında 102. Oluyor. Sosyoloji ya da felsefe okumayı düşünürken; arkadaşlarının ısrarıyla hiç aklında olmayan tıp fakültesini tercih ediyor ve Tıp Fakültesine giriyor. Pratisyen hekim olduktan sonra iki dalda uzman hekim olan Gencettin Öner bir yerde içinde ukde olan yazma isteğini de gerçekleştiriyor. Kapalı toplumun geri özelliklerine bir ayna tutmayı amaçlayan TABU-1 kitabını yazdıktan sonra Tabu 2. Cildini TUYAP Kitap fuarına yetiştirerek okuyucularıyla buluşturuyor. 

 ‘TABU’ üzerine yazma fikri nasıl ortaya çıktı

Benim hayat ve eğitim hikâyemde ilginç ve trajik kesitler var.  Kitabın başında kimlik trajedileri diye yazmıştım.  Özellikle kırsal kesimde anadili Kürtçe olan çocukların okula gittiklerinde yaşadıkları trajediyi anlatım. Bu bir yerde de benim hikâyemdir diyebilirim. Köyden ekonomik nedenlerle gelmek zorunda kaldığımız Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde ilkokulun 3. sınıfın yarısından itibaren okula devam ettim. İlkokula ilk başladığımda da zaten bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Çünkü gözlerimizi açtığımızda; annemizin kucağında dinlediğimiz ninniler ve konuştuğumuz dille, okula başladığımızda öğretmenin hitap ettiği dil tamamen birbirinden farklı olması ilk kırılma noktası olmuştu. Şöyle bir örnek vererek anlatmak istiyorum. Şu an Türkçe konuşuyoruz. Bir dile aşina olduğunuz zaman;  Örneğin Çince ile karşılaştığınızı  düşünün, Çince eğitici size diyor ki; ‘Anlatmaya çalışıyoruz ama zaten anlamıyorsunuz.’ ‘Bunu anlat’ diyor. Bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorsunuz. İşte trajedi buradan başlıyor.

BABAM İLKOKULDAN SONRA OKULA GÖNDERMEDİ

Burada konuşamamayı ve anlatamamayı geri zekâlılıktan değil, bir dil sorunundan dolayı yaşadıklarını anlamak ya da bilmek istemiyorlardı.  Birkaç arkadaşımıza; babanıza verin diye elimize bir kâğıt tutuşturuldu. Akşamleyin babama bu kâğıdı verdim. Babalarımızı okula çağırıyorlardı. Babam eve geldiğinde suratı bir karıştı. Ben de, ‘ne oldu?’ diye sordum. Bana;’Ne olacak öğretmen diyor ki; senin çocuğun geri zekâlıdır. Bunlarla uğraşmaya gerek yok, bu işi götüremezler. Birkaç kişi daha var. Siz bunu bir zanaata verirsiniz, hem sizin hem de aile için çok daha iyi olur.’ Diye babalarımıza nasihatte bunmuşlardı. Babamda bunu üzerine; ‘seni okuldan alacağım.’ dedi. Ben orada başladım ağlamaya.

ÜNİVERSİTE SINAVLARINDA İLK YÜZE GİRDİM

Çünkü okula gitmeyi ve okulumu çok seviyordum. Her ne kadar dil zorluğu çeksem de; okulda arkadaşlarım vardı. Okula gitmeyi o kadar seviyordum. Ertesi gün merdiven başında sessizce ağlarken, komşular gelip neden ağladığımı sorduklarında, durumu izah ettim. Komşularımız babama biraz sitem ettiler ve eleştirdiler. ‘Bırakın çocuk okusun, diplomasını alsın.’ Dediler. Ben de bu şekilde okula devam ettim ve ilkokul diplomasını aldım. Diplomayı aldıktan sonra babam beni okutmadı. Tam 10 sene ilkokul mezunu olarak kaldım. On sene sonra ortaokulu dışarıdan, liseyi de okuyarak bitirdim. 1982 yılında üniversite sınavlarına girdim. Çok iyi bir puan almıştım. Türkiye çapında 102. Oldum. Ben sosyoloji ve felsefeyi çok sevdiğim için bu bölümlerden birinde okumak istiyordum. Arkadaşlarım, dostlarım bana;’ Hangi bölümde okumak istiyorsun?’ dediklerinde ben; ‘sosyoloji ya da felsefe’ dediğimde, herkes alay ederek; ‘Sen ne yapmaya çalışıyorsun? Sen doktor olacaksın.’ Dediler.

UZMAN DOKTOR OLDUM

Ondan sonra Tıp Fakültesi Daha sonra da kadın hastalıkları uzmanlığına geldim. Baktım herkes aynı şeyi söylüyor.  Doktor olmam gerekiyormuş diyerek bende; Diyarbakır Tıp Fakültesini yazdım. Doktor olmak önceleri hiç aklımda yoktu. Böyle bir mesleği hayal da etmiyordum. Ben daha çok felsefe ya da sosyoloji üzerine düşünüyordum. Daha sonra doktor olmayı sevdim. Doktorluğu da sevdim. Ama felsefe ve sosyoloji içimde bir ukde olarak kalmıştı.  Şimdi hekimlik hayatımın 25. yılın dayım. 7 sene kadar pratisyen kaldıktan sonra hanımın baskısıyla herkes uzmanı oluyor sen niye olmuyorsun diyordu. Ben de uzmanlık sınavına girdim ve sınavı uzman oldum. Daha sonra da üroloji uzmanı oldum. Böylece iki uzmanlığım oldu.

25 yıl geriye dönüp baktığımda içimde bir eksikliği hep hissediyordum. Yazmayı ve hayallerimi  bir yazıya dökecek ne olabilir diye hep düşünmüştüm. Roman yazmam gerekiyordu. Önce deneme şeklinde düşündüğüm için yazdığım kitabın ilk baskısında ismini;  ‘KİMLİK TRAJEDİLERİ VE DERİN  TABULAR’  olarak koymuştum. Edebiyatçı bazı arkadaşlarımla görüştüğüm zaman; bunun roman ismine uygun olmadığını söylediler.  Bende bazı kısaltmalar da yaparak, içime sinmeyen bazı tekrarları çıkararak, düzeltmeler yaparak Tabu-1 olarak yeni baskısını yaptık. Bu isim aynı zamanda kitabın devam edeceği anlamına da geliyordu. Böylece yazmaya başladık.

Kitaplarınızı okumamış olan okuyucular için romanlarınızdan biraz bahseder misiniz?

Birbirinin devamı olan iki roman yazdım. 1. cilt 630 sayfa, 2. cilt 440 sayfa. Tabu-1 ve Tabu-2. Romanın başkahramanı da bir doktor. Dr. Hikmet Nöro-psikiyatrist. Hikmet, aynı zamanda hem romanın başkahramanı, hem de romanın kurgucusu ve anlatıcısı. Romanın çıkış noktası ve yaşanmışlıkların büyük bölümü Kürtlerin yaşadıkları coğrafyada geçiyor. Fakat tamamı bununla sınırlı değil. Romana hayat ve ilham veren yaşanmışlıkların önemli bir kısmı da Türkiye'nin batısında geçiyor. Yalnız, bu olaylar zinciri birbiriyle bağlantılı. 1950 ve günümüze dek uzanan siyasi ve toplumsal olaylar zincirini projeksiyonla okuyucunun önüne seriyor. 1. ciltte kırsal kesimde doğup hayata merhaba diyen Kürd çocuklarının okul çağına gelmesiyle hiç görmedikleri, duymadıkları bir dille(Türkçe) karşılaşmaları, öğretmen, okul, aile ve hayatlarında aşina oldukları anadilleri (Kürdçe) ile yaşamış oldukları traji-komik olaylar ve hayal kırıklıklarına ayna tutuyor. Bu çocuk ve gençlerin tepkileri, umutsuzlukları ile karşılaşmış oldukları trajedileri okuyucu ile tanıştırıyor. Diğer can alıcı konu ise ensest tecavüzler. Yani herkesin vebadan korktuğu gibi duymazlıktan, bilmezlikten ve görmezlikten gelinen sorunların, hep halının altına süpürülen trajik tabunun üzerindeki örtüyü kaldırarak mağdurların dramlarına ayna tutuyor.

Kapalı toplumların kendi içerisinde yaşamış olduğu zaaflar bu topluma insani değerlerden uzaklaştırıyor değil mi sizin romanınız da bunun çözümlemesini yapıyorsunuz. Kapalılığın getirdiği sıkıntılara, sorunlara bir ayna tutmaya çalışıyorsunuz.

Yazma ihtiyacı bir yerde de şundan kaynaklandı. Sosyolojiye ilginiz var, okuyorsunuz. Doktorsunuz. Birçok hasta size geliyor. Bu kapalı toplumun içini görüyorsunuz. Herkese kapalı gelen birçok şey, size aydınlık gelmeye başlıyor. Topluma daha çok aşinasınız. Hastalar erkek veya kadın olsun; size güvendiği zaman bizzat gelip size sorunlarının, dertlerini ne olduğunu anlatıyor.

ENSEST TAM BİR TRAJEDİDİR

Şüphesiz. Başta da belirttiğim gibi; sosyoloji, felsefe ve yazmak içimde bir ukde olarak kalmıştı. Bir de benim uzmanlık alanım kadın hastalıkları ve doğum üzerine olduğundan; toplumun içinden çıkamadığı bazı konu ve sorunları görüyorsunuz.

Toplumun kendi kendine birtakım engeller, birtakım sınırlamalar koyuyor. Biz buna sosyolojide tapu diyoruz. Yani etrafını çeviriyorsunuz. Hiç kimsenin dokunmaması gerektiği konusunda herkesi mutabık kılıyorsunuz ve bunun kurcalanmamasını istiyorsunuz. Toplumda böylece birçok tabu oluşuyor.  Bunlardan bir tanesi de çok yaygın olan ensest ilişkilerdir. Bu yaşayanlar için tam bir trajedidir. Bu sadece bir yazar gözüyle ele alındığı zaman eksik kalır. Çünkü onun hayali veya başkalarının söylemi ile söylediği şeylerle anlamaya, kavramaya ve kendinden bir şeyler koyarak ona göre bir çerçeve çizmeye çalışır. Fakat ben bunları hekim olarak bire bir yaşadım.

Çünkü önce bize geliyorlar. Gebelik oluştuğu zaman; anneleri, teyzeleri, ablaları getiriyorlar. Hamile olduğunu söylüyoruz. Tabii önce genç kızla mahrumiyeti korumak için, aynı zamanda bir hekim olarak da görevimiz olduğu için; mağdurları bir takım sıkıntılara götürmemek için yakınlarını odadan çıkartıyoruz. Ona gerçek durumu anlatıyoruz. Önce inkâr durumu olsa da sonra gerçekler kabul etmek zorunda kalıyor. Böyle bir durumdan sonra nasıl yardımcı olunabileceği ortaya çıkıyor. Bunun müsebbibi kim. Tabii bunun bir bölümü yabancı erkekler oluyor. Aile hayatı kurmak için evleneceğiz vb. denilerek kandırılıyor ve çoğu zamanda erkek kızı yüzüstü bırakıp gidiyor. Diğeri de; 1.  2. ve 3. Derece yakın akrabalar tarafından yaratılan vakalardır.

Üç maymun olayı gibi; görmedim, duymadım, bilmiyorum. Herkes tabulara dokunmaktan kaçıyor. Ama birilerinin bu tabulara bir ayna tutmak lazım. Romanların özelliği de budur. Bunlar yaşanıyor. Adam diye gitti bunu yaptı. Bununla sevişti. Bununla kavga etti. Romanlar bunu yapar. Bunların hepsi de insanların davranışlarıyla ilgilidir. Bunlar yaşanmış şeylerdir,  dramdır, trajedidir. İnsanların yaşadığı bir durumdur. Roma'nın bunu görmesi lazım. Yani örtülen örtünün kaldırılması gerekir. Ama kimse buna yanaşmıyor. Çünkü yakıcıdır.

Tabu-2 kitabı hangi konuları işliyor?

Tabu-2 de üç önemli konuya yer veriliyor. 1. Eşkiyalık. 2.12 Eylül askeri darbe sonrası, devrimcilerin yaşadıkları umutsuzluk ve yaşamış oldukları hayal kırıklıklarına ayna tutuyor. 3. Konu ise cinsellik ve erotizm.

Eşkiyalık konusunu biraz açar mısınız.?

Eşkiyalık, bu topraklarda, Kürdlerin karakteriyle adeta özdeşleşmiş bir yapı ve davranış biçimi. Eşkiyalık, Kürd edebiyatında da önemli bir yer tutmuş. Dengbejlerin stranlarında, hikâyelerde ve ağıtlarda eşkıyalığın büyük damgası var. Diğer yandan kaderin kötü cilvesi sonucu belanın adeta kucakların düşmesiyle mecburi elini kana bulaşmış iyi kişilik sahibi eşkıyaları da anlatıyor. Bunların insani yönünü, duygularını, özlemlerini, dram ve beklentilerine ayna tutuyor.

Bu kitapta geniş bir olaylar silsilesi anlatılıyor. Doktor olmanız dolayısıyla da insanlarla çok haşır neşir oluyorsunuz. Dışarıya yansımayan birçok olay önce size geliyor. Ayrıca sosyolojiyle de ilgilenmeniz, sizin olay ve olgulara başka bir gözle bakmanızı da getiriyor.  Herkesin göremediğini, sorunların arka planında ne olduğunu görüyorsunuz.  Doğal olarak bunlar sizde bir birikim sağlıyor ve yazıya dökme ihtiyacı kendini hissettiriyor.

12 Eylül öncesi, Kürd devrimcilerin darbe sonrası İdeolojik hayal kırıklıkları ve savrulmalarından bahsetmiştiniz. Bunu biraz özetler misiniz?

12 Eylül askeri darbesi bir kâbus gibi toplumun üzerine çökünce. Genelde Türkiye deki sol, özelde bölgedeki Kürd solu üzerinde  işkence ve infazlara varan devlet şiddetine ve terörüne maruz kaldılar. Vahşete varan cezaevleri, işkenceleri herkesin malumu. Bunun en tipik örneği de Diyarbakır ceza evi vahşetidir. Üzerinde nice romanlar, filmler, şiirler yazıldı çizildi. Yazılmaya da devam edilecek. Genel olarak ideolojik bakışını Marksizm’den alan devrimci solun bir ütopyası vardı. Bu ideolojik bakışa göre, kötülüğün anası kapitalizmdir. Kapitalizm ortadan kaldırılıp kolektivizme yani sosyalizme geçildiğinde, sömürü ortadan kalkacak, insanlar eşit ve mutlu bir şekilde yaşayacaklardı. Bu insanlar buna  inanmışlardı. Ama bu özlemleri gerçekleşmedi. Ütopyaları tank paletleri altında ezilince, hayalleri de yıkıldı. Bir kısmı bunalıma girerek hayatına son verdi. Geri kalanı da ceza evlerinde ağır işkenceler tabi tutularak öldürüldüler. Diğer kısmı da ağır hapis cezalarıyla İçerde çürütülmeye terk edildiler. İşte bu insanların hayal kırıklıkları, işkence altındaki tavırları, özlemleri ve aşklarını anlatan bir romandır.

Batı toplumlarını nasıl çözdü?

Batılı toplumlarda; aydınlanma, Rönesans ve 1789 Fransız devrimini yaşadılar. Kendileri için tabu sayılabilen sorunlarını bir noktada çözdüler. Ya da çözümün belli bir noktasına ulaştılar. Rönesans’tan sonra toplumsal bir akit imzaladılar. Toplum, yönetenler ve kiliseye bir sorumluluk sınırı çizildi. Yani burada; dünyevi ilişkilerde hukuksal durumların devreye gireceği, kişinin inancının ilahi güçle arasında kalacağı; yani bunun siyasete kesinlikle girmemesi gerektiği imzalandı.

BİREY OLUNMADAN SORGULAMA OLAMAZ

Bir toplum hukuku var. İnsanlar bizim toplumda ayakta durabilmesi için bir gruba bir güce kendini ait hissetme olayı var. Cemaatçilik görüldüğü gibi sadece dinsel değildir. Son derece model cemaatçilik de var. Solda da cemaatçilik var. Burada da bir handikap var.

Sorgulama olmadığı zaman bir toplumda tebaa olarak veya bir şeye kendi iradesini teslim ettiği zaman. Kararlar onun adına verilir.  İnsanlar birey olduğu zaman, topluma karşı olan görevini bilir, yanlışı görüp yüksek sesle dilendirebilir. Doğulu toplumların en iyi en büyük hangi kaplarından birisi de budur. Birey sorgular. Cemaat ya da tebaa sorgulayamaz. Tebaa olduğunuz zaman her şeyin çözümünü oraya bağlamışsınız demektir.

Böyle olunca toplum doğal olarak kapalı kalıyor. Bazıları kendi çıkarları için bu hazır kitleyi çeşitli argümanlar kullanarak, kendi çıkarı için mobilize ediyor.  Dolayısıyla kısır döngü bu şekilde devam ediyor.

Kapalı toplum aynı zamanda sorunlarını da gideremeyen bir toplumdur. Tabi toplumu toplum yapan bazı özellikler var. Yüzlerce yıldır sürdürüle gelen, korunması gereken insani değerler var. Tabi ki bunları ayrı tutarak değerlendiriyoruz.

Peki, erotizm ve cinsellik?

Evet, erotizm ve cinsellik, Hala tabu olmaya devam ediyor. Batıda kısmen, doğulu toplumlarda hala insanoğlunun en önemli tabusu olmaya devam ediyor. 1. kitaba bu konu ile ilgili eleştiriler vardı. "Erotik durumları anlatırken, çok detaylara girilmiş, bu da kitabı müstehcen yapıyor" diye.

Peki, bu eleştiriler haklı ve doğru eleştiriler miydi?

 Bence değil. Cinsellik hayatın bir parçasıdır. Olmazsa olmazlarındandır. Hepimiz bu doğal arzu ve isteklerin ürünü değil miyiz? Şimdi bir roman yazıyorsunuz? Romanlar insanı, insanın duygularını, özlemlerini, nefretini, kavgasını ve sevişmelerini anlatır. Romanda geçen karakterler, hayatla ve birbirleriyle mücadele ediyorlar, onu yazıyorsunuz, peki bu insanların en doğal istekleri olan cinsel ihtiyaçları yok mudur? Kitaplarda onları yatak odasına kadar getirdikten sonra bir sis perdesi çekiyorsunuz? Neden? O insanlar, o mahrem alanda, ne düşünüyorlar, neler yapıyorlar? Bunları atlayıp sansür uyguluyorsunuz. Bu romanın ruhuna aykırı bir durumdur. İnsanlar bu konu da ikiyüzlüdürler. Erkekler de, kadınlarda böyledirler. Samimi ortamlarda, bunun alasını bir şekilde anlatırlar, ama konu yazılı bir şekilde herkese aktarılmasında fena halde tepki gösteriyorlar. İnsanların nasıl seviştikleri anlatılınca da hemen ahlak bekçiliğine soyunuyorlar. Bana göre bu iki yüzlülük ve riyakârlıktır. İki insan arsındaki arzu ve özlemlere dayalı sevişmeleri neden kötü olsun ki. Bu konu tabu kaldıkça, gençler, mutlu bir seksin nasıl olması gerektiğini de bilmiyorlar. Kadın hastalıkları hekimi olarak bu konular önümüze çok geliyor. İnsanlar evlendiklerinin ilk gecesinde ne yapılması gerektiğini bir kısmı geçekten bilmiyor. Bir şey daha, Toplum sevişmeyi bilmiyor. Kızacaklar ama yine söyleyeyim. Bu cahilliğe üst düzey eğitimli ve meslek sahibi insanlarda dâhildir. Ben erotizmin edebiyatını yazdım. Ne kadar başarılı oldum. Onu okuyucu karar verecek.

Başarılar ve nice tabu yıkan kitabı bize kazandırmanız dileğiyle, bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz..

Bende size göstermiş olduğunuz duyarlılıktan dolayı teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Özel Haber-röportaj Haberleri