Bir sensizliğin eşiğindeyim, hacdayım
ve önce boynunda, sonra gözlerindeyim sevgilim, işte yine…
Üstelik Halep’te bir şilep yalnızlığında batarken…
Şeytan taşlamam gerekiyor utanç dünyasının yüreğine
ve bir molotof kokteyli olmak gibi
bazen basit ve zararsız hayallerim oldu…
Mesele Kürtler olunca kör, sağır ve dilsiz kesilen dünyadan
utanç duyuyorum
ve sineme çekiliyorum bir dağın sırına yüklediğim yalnızlığımda…
Kuzu sesleri, kurt sesleri, şelale sesleri
ve dağın kendine aksıyan yanlışı…
Hiçbir şey artık romantik değil bu yüreklerde, bu coğrafyalarda…
Çölleşen topraklarda önce bir dört oluyor,
sonra tohumlar filizleniyor,
dört; bir oluyor, bahar oluyor, şiir oluyor…
Mesele Kürtler olunca “ay migrenim tuttu, ay başım ağrıyor, ay belim tutuldu”
gibi bahanelerle kör, sağır ve dilsiz kesilen bu dünyanın yüreğine
bazen iki mısrada
suskunluğunu yakacak bir vicdan kıvılcımı olmayı hayal ettim.
Kim bilir, belki de yüzüne yüzüne
bir tükürük yerine bir utanç aynası tutmak istedim…
Bir çığlık kadar yakıcı,
bir haykırış kadar konuşturucu olmak istedim…
Filistin’de taraf, Myanmar’da ve Çin’de taraf olalım elbet;
ama Kürtler olunca “tarafsızlık” uğruna
şehit ya da gazi düşmek,
sizi cennete değil, cehennemin suskunluğuna götürür.
Çünkü bazı suskunluklar tarafsızlık değildir.
Bazı sessizlikler dua değil, suç ortaklığıdır.
Elleriniz kanlı ve vicdanlarınız kirli bu bazı korkuyoruzlarda…
Ve bazı “bilmiyoruz”lar, en örgütlü yalandır.
Bu örgütlü yalancılıktan kurtulmanın tek yolu
doğru olmak ve dahi dosdoğru olmaktan geçer…
Sevgilim, biliyorum; seninle bir türlü bir takvim tutturamamış olabiliriz
ama bu ülkenin çok takvimi var.
Bu ülkenin takvimlerinde çok bayram var,
ama mezarlıklarında daha çok çocuk.
Ve kadın.
Haritalarında çok sınır var,
ama vicdanında tek bir adım bile yok.
Kürtçe bir ninni sustuğunda,
yalnız bir dil değil, bir insanlık bölgesi kapanıyor. İnsanlık ölüyor…
Bir annenin ağıdı yasaklandığında,
toprağın belleği de mühürleniyor.
Hasankeyf milyon kere intihar ediyor…
Bir aslan kendi yaralarına kabuk bağlamıyor;
yeniden yeniden, sevgilinin gülüşlerinden tuz basıyor…
Biz en çok sevgilinin gülüşlerinden yaralandık,
bir de suskun kalabalıklardan.
“Ben de Kürdüm ama…” diye başlayan
kendine ihanetli tren yolculuklarında
vurulduk, yorulduk hayata.
En çok “ama, fakat, lakin” ile başlayan cümlelerden.
En çok “ama şimdi sırası değil” diyenlerden.
En çok da “iki taraf da…” diye başlayan cümlelerin ortasında kaybolduk.
Biz hiçbir yarayı tartışmaya da açmamışken üstelik…
Çünkü bazı yaralar tartışılmaz.
Bazı acılar dengelenmez.
Bazı ölümler “ama” ile küçültülmez, evcilleşmez.
Militarizmi, faşizmi, ırkçılığı da geçtim artık;
bir nehirde boğulmak istemiyorum?
Bu ülke bir gün gerçekten barışacaksa,
önce suskunluğuyla yüzleşecek.
Önce utancını tanıyacak.
Önce Kürtçe “ez jı te hezdıkım” demeyi öğrenecek
ve ülkenin bölünmeyeceğini bu cümleyle…
Önce Kürt çocuklarının adlarını ezberleyecek.
Biz, eşit, adil ve mutlak olunması gereken
halkların kardeşliğinde bir şey istemiyoruz aslında.
Ne fazlasını.
Ne başkasının yerini.
Sadece güneşin aydınlığını ve insanca bir sabahı,
dilsiz bir adaletin değil,
konuşan bir vicdanın gölgesinde.
Ve evet…
Bazen molotoflu hayalimiz hâlâ çok sert:
Bu dünyanın yüreğine bir yangın değil,
ama utancını hatırlatacak bir utanç aynası fırlatmak…
Çünkü bazı aynalar kırmaz,
uyandırır.
Uyanmak ve utanmak,
karlı bir gecenin gündüzünde
dokuz aylık bir barışa hamile kalmak gibi…
Uyanmadan uyanmak,
utanmadan barışmak,
utanmadan aydınlık olmaz çünkü.