Yeni Dünya Düzeninin Pazarlığı

Oktay GÜVENER

Daha bundan on on beş yıl öncesi Amerikan başkanları Çin’e giderken üstün güç psikolojisiyle hareket ederdi. Washington hakim bir dille yapacaklarını anlatır, dünya dinlerdi. Beyaz Saray ekonomik yaptırım uygular, küresel piyasalar hizaya girerdi. Çin ise üretim yapan dev bir fabrika olarak görülürdü; büyüyen ama hâlâ Amerika’nın kurduğu sistemin sınırları içinde kalan bir güç…

Bugün tablo tamamen değişmiş durumda.

Donald Trump’ın Çin ziyareti sadece diplomatik bir ziyaret olarak okumamak gerekir. Bu ziyaret, 21. yüzyılın küresel güç savaşının yeni perdesidir. Görünürde ticaret, tarifeler ve ekonomik anlaşmalar konuşuluyor olabilir; fakat perde arkasında çok daha büyük bir hesaplaşma yaşanıyor:

Kim dünyanın yeni patronu olacak?

Aslında Trump’ın ilk döneminde başlattığı ticaret savaşı tam da bu korkunun sonucuydu. Washington, Çin’in yükselişini durdurabileceğini düşündü. Tarifelerle, ekonomik baskılarla, teknoloji ambargolarıyla Pekin’i geri adım attırmayı hedefledi.

Ama hesap tutmadı.

Çin çökmedi.

Aksine daha da büyüdü, daha stratejik hareket etti ve kendi ekonomik sistemini pekiştirdi. Bugün Amerika’nın teknoloji üretiminden savunma sanayisine kadar birçok kritik alanı hâlâ Çin’in kontrol ettiği tedarik zincirlerine bağlı.

Washington’un en büyük şoku da bu oldu zaten,

Yıllarca “küresel üretim merkezi” olarak küçümsedikleri Çin’in, aslında dünya ekonomisinin omurgasına dönüştüğünü fark ettiler.

Trump’ın bugün Pekin’e daha pragmatik ve uzlaşmacı bir dille gitmesinin nedeni tam olarak budur. Çünkü artık mesele Çin’i durdurmak değil; Çin’in yükselişini yönetilebilir seviyede tutmaktır.

Bu yüzden Trump’ın ziyareti bir güç gösterisi değil, kontrollü denge arayışıdır.

Ve bu kez pazarlık masasında tek taraflı bir güç yok, masada oturan iki tarafta güçlü.

Belki de ilk kez bir Amerikan başkanı Çin karşısında “eşit güç diplomasisi” yürütmek zorunda kalıyor.

İşte ziyaretin tarihî önemi burada başlıyor.

Çünkü bu durum, Soğuk Savaş sonrası kurulan Amerikan tek kutupluluğunun fiilen çöktüğünü gösteriyor.

Artık dünya yalnızca Washington’dan yönetilmiyor.

Pekin ben buradayım diyor, isteklerini açıkça dile getiriyor.

Zaten İran savaşı sonrası en karlı ülke Moskova oldu. Savaşın kazananı diyebilir. Çin de bu durumu lehine çevirmek için Hürmüz Boğazı ve İran üzerindeki baskısını da kullanacaktır.

Trump da bunu görüyor.

Xi Jinping ise bunu tarihî fırsata çeviriyor.

Çin’in bu görüşmelerdeki temel hedefi çok açık: Amerika tarafından “eşit süper güç” olarak kabul edilmek. Çünkü Pekin artık kendisini bölgesel bir aktör değil, dünyanın iki ana merkezinden biri olarak görüyor.

Bu nedenle Çin’in Trump’a verdiği görüntüler sıradan diplomatik nezaket değildi. Devlet protokolünden sembolik ağırlamalara kadar her detay aslında şu mesajı taşıyordu:

“Yeni dünya düzeninde Çin ikinci sırada değil.”

Washington için asıl korkutucu olan da budur.

Çünkü Çin artık yalnızca ekonomik rakip değil; alternatif bir küresel sistem kurmaya çalışan medeniyet ölçeğinde bir güç hâline geldi.

Dijital teknolojilerden yapay zekâya, enerji yollarından nadir toprak elementlerine kadar birçok kritik alanda Çin, Amerika’ya bağımlı değil; aksine Amerika Çin’e bağımlı hâle geliyor.

Ve bu bağımlılık Beyaz Saray’ın elini zayıflatıyor.

Özellikle Tayvan meselesi ise bu rekabetin en tehlikeli başlığı olarak masada duruyor. Çin, Tayvan konusunda geri adım atmayacağını her fırsatta gösteriyor. Amerika ise Pasifik’te Çin’i çevreleme stratejisini sürdürmek istiyor.

Fakat iki taraf da şunun farkında:

Doğrudan bir çatışmanın bedeli yalnızca bölgesel olmayacak, küresel olacaktır.

Bu nedenle bugün yapılan şey savaşmak değil; savaşın sınırlarını pazarlık etmektir.

Trump’ın Çin ziyareti tam da bu nedenle kritik önemdedir.

Çünkü bu ziyaret bize şunu gösteriyor:

Amerika hâlâ çok güçlü olabilir…

Ama artık tek güç değildir.

Ve belki de ilk kez Washington, dünyanın geri kalanına değil; yükselen yenidünyanın gerçeklerine uyum sağlamaya çalışıyor.

Yirmi birinci yüzyılın büyük kavgası artık başlamıştır.

Bu kavga yalnızca ekonomi savaşı değildir.

Bu; teknoloji savaşıdır.

Enerji savaşıdır.

Jeopolitik hâkimiyet savaşıdır.

Ve en önemlisi…

Yenidünya düzeninin kimin kuracağına dair savaştır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.