Ramazan Öztürk
Savaşa karşıyım.
TİGRİS HABER - Çünkü savaşın kazananı yoktur. Kazanan gibi görünenler bile geride yıkılmış şehirler, parçalanmış hayatlar ve kirlenmiş bir gelecek bırakır.
Ama savaşa karşı olmak, hafızasız olmak değildir.
Bugün İsrail-ABD ikilisinin İran’a yönelik müdahalesi tartışılırken kamuoyunda tuhaf bir algının oluştuğunu görüyorum. Sanki bütün hikâye 28 Şubat'taki saldırıyla başlamış gibi… Sanki İran'da 47 yıldır kendi halkını siyasi ve ekonomik cendere altında tutan, isteklerine kulak tıkayan, sokaklarda özgürlük isteyen gençleri kurşunlayarak onbinlercesini öldüren, binlercesini de idam sehpasına gönderen bir rejim hiç yokmuş gibi…
Oysa zincirin ilk halkası İran'daki Molla rejiminin ta kendisidir.
Çünkü bir ülkeyi dış müdahaleye açık hâle getiren yalnızca dış güçlerin kabaran iştahı olamaz. Asıl belirleyici olan, içerideki iktidarın kendi halkıyla kurduğu ilişkidir. Halktan kopmuş, meşruiyetini rızadan değil korkudan devşiren her rejim, ülkesini kırılgan bir zemine sürükler.
Yakın tarih bunun örnekleriyle dolu:
Irak’ta Saddam Hüseyin’in yıllarca süren baskısı ve kimyasal saldırıları ülkeyi savunmasız bıraktı. Müdahale geldi; rejim devrildi ama ülke uzun süre toparlanamadı.
Libya’da Kaddafi’nin otoriter düzeni iç meşruiyeti aşındırdı. Dış müdahale gerçekleşti; devlet çöktü.
Suriye’de Esad rejiminin protestolara verdiği sert ve kanlı yanıt, iç krizi uluslararası bir hesaplaşmaya dönüştürdü.
Bu örnekler müdahaleleri otomatik olarak haklı kılmaz.
Ama müdahalenin hangi zeminde doğduğunu görmezden gelmemizi de gerektirmez.
Bazen mesele aslında çok daha yalındır.
Bir apartmanda, karşı dairede bir baba gece gündüz çocuklarını dövüyorsa ve o çığlıklar bütün binada yankılanıyorsa, herkesin dönüp “Bu bizim meselemiz değil” deme lüksü yoktur. Şiddeti durdurmaya çalışan komşuya bütün sorumluluğu yüklemek, hikâyenin yarısını görmektir.
Bugün bazı çevreler yalnızca dış müdahaleyi eleştiriyor; haklı olarak, çünkü savaş yeni ölümler üretir. Fakat aynı seslerin yıllardır o ülkenin sokaklarında dökülen kan karşısında suskun kalmış olması, ciddi bir ahlaki boşluk yaratıyor.
Eleştiri zincirin son halkasından değil, ilk halkasından başlamalıdır.
Evet, dış müdahale yıkıcıdır.
Evet, bombalar masumları da öldürür.
Evet, savaş kirletir.
Ama bir ülkeyi bu noktaya taşıyan iç baskı düzenini görmezden gelerek yalnızca sonuca odaklanmak da eksik bir vicdandır.
Ben savaşın içinden gelmiş bir gazeteciyim. Halepçe’de kimyasal gazdan ölen çocukların yüzlerine baktım. Bağdat’ta siren sesleriyle uyanılan geceleri yaşadım. Şunu gördüm: Zulüm içeride başladığında, dünya önce susar; sonra o suskunluk daha büyük bir felakete dönüşür.
Bu yüzden insaflı olmak, hafızalı olmaktır.
Hem zalim rejime karşı çıkmak,
hem de savaşın yeni bir zulüm üretmemesi için uyanık olmak.
Çünkü gerçek ahlaki tutarlılık, taraflara göre değil, ilkelere göre konuşabilmektir.