1. YAZARLAR

  2. Murat ARAZ

  3. Tutamadığımız sermaye!
Murat ARAZ

Murat ARAZ

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Tutamadığımız sermaye!

A+A-

İnsanlığın varoluşundan bugüne dek sermaye her gittiği yeri, adaletli olmasa da bütün bir şekilde geliştirmekte, alanını genişletmekte ve bunların bir sonucu olarak da sermaye o bölge içinde kaldığı zaman diliminde gittiği yerin refah düzeyini üst seviyeye doğru çekmektedir. Türkiye'de Turgut Özal dönemiyle birlikte benimsenen liberalleşme politikası neticesinde uluslararası fonlar aracılığıyla Ülkeye girmeye başlayan sermaye, merkez çevre ilişkisine paralel olarak, ilk zamanlarda Büyük Kentler (başta İstanbul – İzmir ağırlıklı olmak üzere) çevresinde yoğunlaşmış ve akabinde çok azda olsa bazı Kentlere (Kocaeli-Bursa-Denizli-Adana-Gaziantep gibi kentler) yayılma yoluna gitmiştir. Merkez’de yer alan kentlerin tarihsel arka planlarına bakıldığında geçmişten gelen birikimle bu sermayeleri pozitif düzeyde değerlendirmiş ve gelişmişlik düzeylerini çok daha ileri boyutlara taşımışlardır. Burada esas konumuz merkezdeki kentlerden ziyade az öncede değindiğim üzere “Kocaeli-Bursa-Denizli-Adana-Gaziantep gibi kentler” şehirlerine akan sermayeyi çok üst düzeyde değerlendirmiş ve bu şehirler Sanayileşme Hamlesinde Türkiye’nin marka kentleri arasına girmiş ve bu mevcudiyetlerini yıllardır korumayı başarmışlardır. Özellikle 90’lı yıllarda doğu bölgesinde meydana gelen karışıklıklar neticesinde yaşanan travmalar göç hareketini tetiklemiş ve bunun neticesinde Kırsal bölgelerden kent merkezlerine ciddi düzeyde kitleler halinde göçler yaşanmıştır. Doğuda meydana gelen göç hareketlerinin bir bölümü Ülkenin Batı Bölgelerine dağılırken, ciddi bir bölümü ise başta Diyarbakır olmak üzere Mardin, Batman, Şanlıurfa gibi doğu illerine yayılmıştır. İlk dönemlerde oluşan bu göç hareketleri bu kentler üzerinde negatif bir etki yaratsa da 10 yıllık bir süre zarfında bu kentler için “Ticari Akışkanlık” ve “İş Gücü” bakımından pozitif etkilere yol açmıştır. Diyarbakır, Mardin, Batman ve Şanlıurfa kentlerinde oluşan pozitif görünüm Sermaye sahiplerinin dikkatini çekmeyi başarsa da bu kentler Kocaeli-Bursa-Denizli-Adana-Gaziantep kentlerinin yakaladığı başarı ivmesinin maalesef çok gerisinde kalmıştır. Şanlıurfa hariç, bahse konu diğer doğu kentleri için güvenlik problemi dillendirilse de konunun sadece bir bölümünde bu başlığın etkin olduğunu söyleyebiliriz, ancak diğer ana sebeplerin büyük bir bölümünün bu kentlerin kendi iç yapısından oluşan sorunlardan kaynaklandığı hususunu bu kentlerde istihdam yaratan ve katma değer sağlayan her iş insanı net bir şekilde bilmekte ve yüksek sesle dillendirmektedir. Yapısal sorunlarımıza bakıldığında birçok etken mevcutken (İnsan Hakları, Özgürlükler, çevresel sorunlar gibi ana konular sosyopolitik konular olup ekonomi odaklı düşünce yapısında öğrenilmiş çaresizlik içine hapsolmamıza sebebiyet verdiğinden bu konular hariç tutulmuştur)  konunun 2 ana çerçevede tıkandığı ve gelişim için engel teşkil ettiği görülmektedir, peki bunlar nelerdir ve bu sorunlarla nasıl baş edilmelidir ?

Birincisi; Sermaye akışının ilk giriş noktası ve en temel merkezi olan Bankacılık sisteminden kaynaklı sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkemiz adına talihsiz yıllar olarak varsayacağımız 90’lı yıllardan sonra nüfus hareketlerine paralel olarak, sermaye akışkanlığı, Diyarbakır başta olmak üzere doğu bölgesine daha önceki dönemlere nazaran hissedilebilir düzeyde gelmesine rağmen Banka(cı)ların risk noktasında “sıfır risk” misyonuyla hareket edip bölgeye gelen kaynakların eşit bir şekilde dağıtılması önünde ciddi engeller oluşturmuş, gelen sermaye kısa vadeli kişisel kariyerler uğruna heba edilmiştir. Ülkede yaşanan en küçük problemde en başta pozisyon alan yapılar / kişiler başında, maalesef bu sert baskı karşısında direnç gösteremeyen bölgemiz Banka(cı)ları olmuştur. Ülke genelinde verilen kredilerde, bölgemiz, kalkınmada öncelikli bölgeler arasında en başta gelen bölge olmasına rağmen, bu durum Banka(cı)larımız arasında fırsata dönüştürülmemiş, tam tersine engel teşkil edici birer unsur olarak karşımızda durmuşlardır. Bu kentlerde aktif rol alan Banka(cı)lar, batı kentlerindeki Banka(cı)lar kadar piyasa yapıcı olarak karşımıza çıkmadıkları gibi, tam tersine meydana gelen küçük çaplı sorunları bahane yoluna gitmiş, gelişim aşamasında olan birçok işletmenin gelişim süreçlerini durdurmuş, bazı dönemlerde izledikleri politikalardan kaynaklı olarak firmaların batmalarına bitmesine sebebiyet vermişlerdir. Çok küçük ve bir o kadarda basit bir örnek verecek olursak özellikle KOSGEB tarafından girişimci sertifikasına sahip işletme kuran firmalara 10 puanlık faiz desteği ve KGF kefaletine rağmen bölgemizde bu imkandan neredeyse yok denecek kadar girişimci faydalandırılmakta, geri kalan işletme sahiplerine çok basit sebeplere dayandırılarak kredi başvuruları reddedilmektedir (mesela 3 yıllık firmaya kuruluş sürelerinin düşük olduğu, KGF kefaletine ve ek memur kefile rağmen yakın dönemli gecikmeler olduğu, ellerinde çok fazla tarım kredisi olduğu ve bu tür kredilerle ilgilenilmeyeceği gibi söylemlere dayandırılarak kredilerin ret olduğuna bizzat şahit oldum). Ayrıca bölgemizde krediye ulaşmada profesyonel süreçlerin işlemediği, dedikodu unsurunun başat kriter olduğu ve tüm oyun planlarının kredi kullandırmama üzerine kurulu olduğu girift bir ekonomik sarmal ile karşı karşıya kalınmasından kaynaklı olarak, birçok firmamızın şirket merkezlerini batı kentlerine aldıklarına ve şirket merkezlerini oraya aldıkları andan itibaren şartların biranda değiştiğine tanıklık ettiklerine şahitlik etmekteyiz. Kentimizde Bankalar bünyesinde çalışan birçok personelin, müşterilerini kısa vadeli hedeflerini gerçekleştirmede bir “Misyon” olarak görmekten vazgeçip, kendi donanımıyla müşterisine bir şeyler katmayı utku edinen “Vizyoner” bir bakış açısıyla hareket etmeleri gerekmektedir. Banka(cı)ların “Basiretli Tüccar” gibi ağır bir kavramla taltif edilmesi, onların özen yükümlülüklerinin daha da arttığının kabul edilmesi anlamını taşır. Bu sebeple Banka(cı)lar firmaların gelişim süreçlerine tetikleyici dokunuşlar yaparak hem firmaların geleceklerinin tayininde, hem kendilerinin uzun vadeli kariyerlerinde hem de kentlerinin kaderleri üzerinde pozitif etki edecekleri şüphesizdir.

İkincisi; Nitelikli Sivil Toplum Kuruluşları. Dünya kamuoyunda STK tanımı, “Resmi Kurumların dışında kalan ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, Politik, Sosyal, Kültürel, Hukuki ve Çevresel amaçları doğrultusunda lobi faaliyetleri, ikna ve eylemlerle çalışan, Üyelerini ve Çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kar amacı gütmeyen, gelirleri Bağış ve Üyelik ödemeleriyle sağlanan kuruluşlardır.”

Dünya genelinde sermaye akışkanlığının, özellikle geniş özgürlüklerin ve güven olgusunun üst seviyelerde olduğu bölgelerde kümelendiği ve bu bölgelerden kolay kolay kopmadığı herkesçe malum bir durumdur. Ülkemizde, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne dek ciddi yapısal sorunlar olduğu ve bu sorunlardan kaynaklı negatif ekonomik sonuçlar meydana geldiği hepimizce bilinen bir durumdur, lakin, bu yapısal sorunlardan kaynaklı ekonomik problemlerin bölgemizdeki etkisinin şiddetli olmasının sebeplerinin başında STK’larımızın “mücadele” sahalarında zayıf davranmalarından ve “Öğrenilmiş Çaresizlik” psikolojilerine sığınmalarından kaynakladığı görülmektedir. Yukarıdaki tanımdan hareketle “Resmi Kurumların dışında kalan ve bunlardan bağımsız olarak çalışan” birer yapı olmaları gerekirken, sürekli olarak konjonktürel minvalde hareket eden Sivil Toplum kuruluşlarımız, Siyasal Erk üzerinde yaptırım gücü elinde bulundurması gereken yapılar olması bir yana, bu siyasal erklerin arka bahçeleri görünümü vermekten öteye gidememektedirler. Türkiye’nin kadim kentlerinden biri olan Diyarbakır, tarihi incelendiği vakit birçok medeniyete başkentlik yapmış bir kent olmakla beraber çoğu dönemde ticaretin ana merkezlerinden biri olduğu da bilinmektedir. STK’larımızın geçmişten gelen bu güç ve sorumlulukla hareket etmesi gerekirken maalesef son yıllarda bu vazifeden uzak, dağınık bir görüntü sergilemektedirler. Sermaye akışkanlığı üzerinde özellikle etkili olması gereken Ticaret ve Sanayi Odası, Esnaf ve Sanatkarlar Odası, Ticaret Borsası, Ziraat Odaları ve SİAD gibi yapılar bölgemiz adına lobi faaliyetlerini yeteri düzeyde yapamadıkları veyahut mevcut hale razı olma psikolojisine büründükleri gözlemlenmektedir. Kent adına yapılan geniş katılımlı stratejik konferanslarda kent ihtiyaçları yeterli düzeyde anlatılamamakta, yapılan konferansların sosyal medyada birer fotoğraf karesi dışında bir amaca hizmet etmediği görülmektedir. Esas amaçları sosyal medya üzerinden fotoğraf karesi yayınlayarak birbirleriyle ve Bürokratlarla HASBİHAL etmekten ziyade, Ekonomik (Sosyal, Politik, Hukuksal gibi sorunlarda dahil) çarkların denetimini yapmak gibi güçlü bir silah elinde barındıran yukarıda bahsettiğim STK’lar, esas işlerine odaklanmaları, tek bir ses olmaları ve koordineli çalışmaları halinde, Sermayenin bir daha çıkmamak üzere, başta ilimiz olmak üzere Bölgemizi çok ciddi düzeyde ileri taşıyacak, konunun giriş kısmında bahsettiğim Kocaeli-Bursa-Denizli-Adana-Gaziantep gibi kentlerin çok ötesine taşıyacak genç ve dinamik bir nüfusa sahip kentimiz/bölgemiz tarihine gelecekte minnet ve şükranla adlarının yad edilmesine vesile olacaklardır.

Yukarıda anlatılan iki problem aslında birbiriyle ilintili problemler olup pozitif/negatif sonuçlarını da içinde barındırmaktadır. Ya şapkamızı önümüze koyup çözüm için nitelikli cevaplar bulmaya çalışıp başarılı olacağız ya da başka bölgelerin/kentlerin pazar alanı olma dışında hiçbir şey yap(a)mayıp tüm olanları hayranlıkla seyretmeye ve sosyal medya platformlarında karizmatik fotoğraflarla boy göstermeye devam edeceğiz.

 

Tercih bizim…

Bu yazı toplam 3015 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.