1. HABERLER

  2. TOPLUM-YAŞAM

  3. “Cezaevi Cenaze Evi Olmasın”
“Cezaevi Cenaze Evi Olmasın”

“Cezaevi Cenaze Evi Olmasın”

Gültan Kışanak’ın kızı Evin Jiyan Kışanak, annesi için yazdığı makalede koronavirüs salgını riskine dikkat çekerek, hapishanelerin “cenaze evleri” olmasının önüne geçilmesini istedi.

A+A-

Evin Jiyan Kışanak’ın BİANET’te yayınlanan makalesi şöyle:

Corona ya da Covid-19 salgını tüm dünyayı sarsarak hızla yayılırken bu salgından en kötü şekilde etkileneceği düşünülen yerlerden biri de cezaevleri ne yazık ki. Bu nedenle bugünlerde birçok ülkede hapishanelerde isyanlar çıkıyor, pek çok hükümet hapishaneleri kademeli olarak tahliye ediyor.

Ben de Ekim 2016 tarihinden beri tutuklu yakınıyım. Annem Gültan Kışanak, üç buçuk yıldır tutuklu yargılanıyor ve Kocaeli F tipi cezaevinde tutuluyor. Virüs salgını sebebiyle binlerce mahpus yakını gibi ben de annem ve cezaevlerindeki binlerce mahpus için kaygılıyım.

Virüs salgın ilan edildikten sonra cezaevlerine dair aldıkları ilk önlem, tutuklu yakınlarının hapishane görüşlerini ertelemek oldu. Bunu tutukluları korumak ve salgının hapishanelerde yayılmasını önlemek için yaptılar; fakat bunun cezaevlerindeki mahpusların yaşadıkları izolasyonu nasıl derinleştirdiğini de görmek gerekiyor.

Şu anda annemle sadece haftada ikişer defa 10’ar dakika olmak üzere telefonda konuşarak haberleşebiliyoruz. Annemin de bulunduğu Kocaeli cezaevinde, yakınını arayan bir tutuklunun cezaevinde virüse karşı önlem alınmadığını anlatırken telefonunun kesildiğine dair bir haber düştü sosyal medyaya.

Eğer bu haber doğruysa, cezaevleri yönetimlerinin, “virüsten konuşma, çok konuş” gibi bir tutum belirlediğini anlamış oluyoruz ki bu da “Türkçe konuş çok konuş” zihniyetinden pek farklı değil ne yazık ki. Herkesin sevdikleri için bu kadar tedirgin olduğu ve haklı endişeler duyduğu bir süreçte, bu durum hem tutukluları hem de yakınlarını cezalandırmaktan başka bir şey değil. Anneannemin 12 Eylül 1980’de yaşadıklarının “modern” versiyonunun yaşıyoruz ne yazık ki.

Hapishanelerde tedbir yok, koruma yok, sadece yasak var.

Cezaevlerinde herhangi bir önlem de alınmış değil. Koğuşlara hijyen malzemeleri verilmiyor. Virüs için testler yapılmıyor. 30 Mart Pazartesi günü yayımlanan genelgeye kadar hapishanelerde çalışan on binlerce kişi sürekli evlerine gidip geliyordu; yani sosyal yaşamdan kopmadılar ve hapishanelerde virüsün yayılması riskini artırdılar. Cezaevlerinin bütün yemekleri ve temel ihtiyaçları dışarıdan götürülüyor.

Sürekli aklımızda şu sorular var; ama ne yazık ki yanıtların olumsuz olduğunu biliyoruz: Bu besinlerin “normal” koşullarda bile hijyen koşulları tartışmalıyken bugün herhangi bir ek tedbir alınıyor mu? Herkes dışarıdan yemek yemeyi bırakmış, evlerde zorunlu aşçılara dönüşmüşken cezaevlerindekiler ne yapıyor? Annem henüz geçtiğimiz ay verdiği bir röportajda koğuşunda fareler gezdiğinden bahsetmişti.

Bütün cezaevleri rutubetli, neredeyse temiz suyun bile olmadığı, sıcak suyun haftada birkaç gün birkaç saat aktığı, yıkık dökük, sağlıklı kişilerin bile girdikten sonra hastalandığı mekanlardır. Annemin de çeşitli kronik hastalıkları var. Çok daha ağır hastalıkları olan hasta tutuklular, yaşlı tutuklular, çocuk tutuklular, bebekleriyle içeride olan kadın tutuklular var. Hapishanelerde kalan herkes risk altında. Siyasi mahpuslar hem cezaevlerinin tutumu hem de bazı sağlık personellerinin meslek etiğine aykırı davranışları nedeniyle ayrıca risk altındalar. “Normal” zamanlarda bile siyasi tutukluların doktora çıkmaları, hastaneye sevkleri çok zor gerçekleşiyor. Hastaneye gidebilseler bile ne yazık ki kimi hekimler, siyasi tutuklulara karşı açık biçimde olumsuz davranışlarda bulunabiliyor. Dolayısıyla, virüse dair olası bir acil durumda doktorların ve hastanelerin yaklaşımları konusunda ciddi bir endişe taşıyoruz.

Mahpus yakınları olarak bu endişeleri dile getirdiğimiz günlerde, daha önce de defalarca gündeme getirilmiş ama ertelenmiş infaz sisteminde değişik teklifi yeniden konuşulmaya başlandı. Fakat kısa sürede, söz konusu teklifin toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan ve bizlerin içini rahatlatmaktan uzak olduğu anlaşıldı. Bu taslağa göre, bireylere karşı suç işlemiş kişiler, örtülü bir afla serbest bırakılırken, fikirleri sebebiyle hapishanelerde olan kişilerin tutukluluğu devam edecek…

Ben hala bunun değiştirilebilir bir taslak olduğuna ve herkesi kapsayan daha eşitlikçi bir düzenleme yapılacağına inanmak istiyorum. Zira, devlet denilen mekanizma, kişilerin canını, malını korumak ve ortak yaşamı organize etmek için geliştirilmiştir. Dahası, küresel ve ölümcül bir salgınla karşı karşıyayken “fikir suçlularının” bırakılmama ihtimali açıkça cinayet ve yaşam hakkına kast olacaktır.

Bugün Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve dünyanın birçok yerinden hak savunucuları ve kurumlar, hapishanelerin boşaltması için çağrılar yapıyor. Bu çağrılara uymamak, insanlığa karşı işlenecek bir suç olarak tarihe geçecek. Annem, 12 Eylül’ü, bu ülkenin tarihindeki en insanlık dışı, en korkunç işkencelerin yapıldığı yerlerden biri olan Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaev'inde geçirdi. Orada insanlığa karşı suçlar işlendi. Buna rağmen, barış ve eşitlik demekten vazgeçmedi. Ortak iyiyi bulmak için mücadele etti ömrü boyunca.

Düşünmeden edemiyorum… Bir kişi, bir ömür zaman diliminde kaç kere insanlığa karşı işlenen suçlara maruz bırakılabilir?

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.