Dikta Rejimlerin Ömrü
Editörün Notu:
Ramazan Öztürk, İran’ı yalnızca dışarıdan izleyen bir gazeteci değil; Ortadoğu’da savaşların içinden geçmiş bir gazeteci” İran’ın, savaş yıllarından reform dönemlerine kadar sahada bulunmuş bir tanık. Bu yazı, bir ülkenin 47 yıllık rejim hikâyesini içeriden gözlemlerle analiz ediyor.

Bu coğrafyanın en yıkıcı dönemeçlerinden biri İran–Irak Savaşı’ydı. 1979’da Şah’ı devirerek İslam rejimini kuran Ayetullah Humeyni ile Batı’nın desteklediği Irak diktatörü Saddam Hüseyin arasında sekiz buçuk yıl süren bu savaş, iki tarafta da büyük bir yıkım bıraktı. Milyonlarca insan öldü, şehirler yıkıldı, toplumların geleceği sakatlandı. Savaşın bir başka sonucu da İran’daki Molla rejiminin “savaş şartları” içinde kök salması oldu.
1980–1988 arasındaki savaş, İran halkının umutlarını tüketirken rejimi zayıflatmadı; aksine tahkim etti. Cephelerde ölen her gencin, şehir meydanlarında dolaştırılan tabutu bir propaganda aracına dönüştürüldü. “Şehadet” dili, iktidarın en güçlü dayanağı oldu.

Ben savaş yıllarından itibaren defalarca İran’a gittim. Yıkılmış şehirleri, cephedeki askerlerin halini gördüm. Çocuk yaşta askerler, omzundaki tüfeğin dipçiği yere değecek kadar küçüktü; yüzlerinde anlamsız bir savaşın yorgunluğu okunuyordu.
Batı’nın “İslam rejimi kısa sürede yıkılır” beklentisi gerçekleşmedi; toplumu kontrol etmeyi kolaylaştırdı. Bedeli ise İran halkının umutları oldu.
İran’da reform umudunu da baskının geri dönüşünü de izledim. Sokakta rejimin sembolü olan örtülü İran ile evlerin içinde daha serbest nefes alan başka bir İran’ın varlığına defalarca tanık oldum. Yine aynı yıllarda Irak’taki yıkımları, cephelerdeki ölümleri ve kimyasal katliamları gördüm.

Savaş bitti; ama diktatörlüklerin zulmü bitmedi.
Irak’ta Saddam Hüseyin, ülkesinde muhalif kim varsa ezmek için elinden geleni yaptı. Kürtlere karşı yürütülen Anfal operasyonu ve Halepçe’de kimyasal silahlarla gerçekleştirilen katliam, bunun en çarpıcı örnekleriydi. Dünya uzun süre sessiz kaldı; ta ki Saddam, kendisini destekleyen güçlerle çıkar çatışmasına girene kadar. Kuveyt’i işgali bardağı taşıran son damla oldu. Çokuluslu müdahaleler, Irak’ı ağır şekilde vurdu; fakat Saddam baskıyı daha da artırdı. Kürtleri ve Şiileri çok sert yöntemlerle bastırdı. İktidarı bırakmayarak ülkesini ikinci bir müdahaleye sürükledi; işgal, bombalamalar ve binlerce ölümle sonuçlanan süreç kendisi için de sonun başlangıcı oldu ve darağacını boyladı.
İran’da ise 1989’da Humeyni’nin ölümüyle Ali Hamaney dönemi başladı. Hamaney, Humeyni kadar karizmatik bir dini lider değildi; ancak sistemi ayakta tutan bir denge figürü haline geldi. Bu süreçte gerçek güç giderek Devrim Muhafızları’nın askeri ve ekonomik ağında toplandı.
İslam Cumhuriyeti, içeride baskıyı artırırken dışarıya meydan okumayı sürdürdü. Rejim ihracı anlayışıyla bölgedeki radikal yapılara destek verdi; Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas, Suriye’de HTŞ gibi örgütler üzerinden İsrail’e karşı “uzaktan savaş” yürüttü. Zamanla bu politika İran’ın bölgesel etkisini artırdı; ama aynı ölçüde ülkeyi içeride daha güvenlikçi, daha sert bir çizgiye itti.

Rejim, yıllar geçtikçe kendi halkından koptu. Kadınların giyimi, saçının bir teli, sokaktaki görünümü devletin denetim alanına dönüştü. Ekonomi kötüleştikçe toplumsal huzursuzluk arttı. Sokak gösterileri sert biçimde bastırıldı; binlerce insanın öldüğü, binlerce kişinin de gözaltına alındığı dönemler yaşandı. (Sayılar ve bilanço konusunda farklı kaynaklar farklı veriler paylaşıyor; Son olaylarda İran’ın resmî açıklaması 3 bin 500 iken bağımsız kaynaklara göre bu sayı 35 bin kişi.)
Ben, bu “baskı–umut–yeniden baskı” döngüsünü daha önce de İran’da gördüm.
Şimdi, bu noktaya nasıl gelindiğini daha iyi anlatabilmek için, İran’ın yakın geçmişine dair sahada tanıklık ettiğim bazı aşamaları kronolojik biçimde aktarmak istiyorum.
İran’da monarşi 1979’da yıkıldı. Devrimden yalnızca yedi ay sonra ülke, modern tarihin en uzun savaşlarından biri olan İran–Irak Savaşı’nın içine girdi. İslam Cumhuriyeti de o tarihten bu yana dünya gündeminden hiç düşmedi.

Rejimin hak ve özgürlükler konusundaki sicili kabarıktır. Muhalefeti bastırma konusunda sert yöntemleri, zaman içinde defalarca tekrar etti.
1997’de reformcu kimliğiyle seçilen Muhammed Hatemi, ülkede kısa süreli bir umut yarattı. Basın özgürlüğü, kadın hakları ve siyasi açılım konuşulmaya başlandı.
Ancak radikal kanat her krizde sistemi yeniden sertleştirdi. 1999’da öğrenci yurtlarına yapılan baskın ve ardından gelen sokak olayları, reformların sınırını gösterdi.

Tahran’da üniversite öğrencilerinin kaldığı yurtlara yönelik baskınla başlayan ve günlerce süren sokak eylemlerini gazeteci olarak izlemiştim. Ensar-ı Hizbullah’ın rolü, reformcularla radikaller arasındaki gerilim, Devrim Muhafızları’nın gölgesi… Bütün bunlar Hatemi’nin “reform” iddiasına rağmen yaşanmıştı. O günlerde radikal kanadın stratejisi belliydi: Kaos üretmek, “anarşi” algısı yaratmak, sonra da “ülkeyi ancak sert el yönetir” fikrini topluma kabul ettirmekti.
2009’daki Yeşil Hareket ise rejimin büyük şehirlerde ilk ciddi meşruiyet krizini yaşadığı dönemdi. Seçim sonuçlarına itiraz eden milyonlar sokağa çıktı. Müdahale sert oldu; rejim geri adım atmadı.

2015’te imzalanan Nükleer Anlaşma (JCPOA), İran’ın dünya ile yeniden temas kurabileceği umudunu doğurdu. Ancak 2018’de ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ekonomik krizi derinleştirdi. Ambargolar, para biriminin değer kaybı ve işsizlik, toplumdaki huzursuzluğu artırdı.
2022’de Mahsa Amini’nin gözaltında hayatını kaybetmesi ise başka bir eşiğe işaret etti. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı yalnızca bir protesto değil; rejimin en sembolik dayanağı olan zorunlu örtünmeye karşı açık bir meydan okumaydı. Bu olay, İran’da haftalarca süren protestoları tetiklemişti. İran kadını, Şah’a karşı meydanlarda olduğu gibi, İslam Cumhuriyeti’ne karşı da ön saflardaydı.

Adalet ve Özgürlük Sloganlarıyla Gelmişti
Oysaki devrim yıllarında özgürlük, adalet ve eşitlik sloganları yükselmişti. Kadınlar en ön saflardaydı. Komünistler, sosyalistler, Halkın Mücahitleri ve farklı muhalif gruplar da Şah karşıtı dalgaya omuz vermişti. Ancak yönetimi ele geçiren mollalar, kısa süre içinde önce eski müttefiklerini tasfiye etti: operasyonlar, tutuklamalar, idamlar… “Her devrim önce kendi evlatlarını yer” sözü, İran’da da acı biçimde doğrulandı.
Başlangıçta kadınların örtünmesi zorunlu değildi. Gençler sokakta daha rahattı. Toplum “daha iyiye gidecek” duygusunu taşıyordu. Fakat radikal kadrolar devletin tüm damarlarına yerleştikçe hayat daraldı: önce sosyal alanlarda kısıtlamalar, ardından bir gecede çıkarılan yasalarla zorunlu örtünme…
Savaşın sürdüğü yıllarda sık sık gittiğim İran’da bu dönüşümün her evresine rastladım. Sokakta “pastaran” olarak anılan Devrim Muhafızlarının kadınlara yönelik baskısı günlük hayatın parçasıydı. Saçının teli görünen kadınlar azarlanıyor, gözaltına alınıyor, fişleniyor; tekrarında daha ağır cezalarla karşılaşıyordu. Gençlerin el ele dolaşması bile riskli hale gelmişti.

Bu baskıyı, bazen en “sembolik” anlarda bile hissediyordunuz. Doksanlı yılların ilk yarısında Tahran’da kaldığım otelin adı Şah döneminde Hilton’du; devrimden sonra Özgürlük “Azadi” oteli yapılmıştı. Bir gün lobide Türk diplomatı ve eşiyle sohbet ederken, siyah çarşaf giyimli bir kadın görevlinin, diplomat eşinin başörtüsünden görünen birkaç tel saçı işaret edip masaya “hicap uyarı kartı” bırakması, o ülkenin özgürlüğünün çoğu zaman tabelada kaldığını anlatmaya yetmişti.
Bütün ağır baskılarına rağmen İran kadını hiçbir zaman tam anlamıyla boyun eğmedi. Bazen başörtüsünü geriye itti, bazen rengârenk giyindi, bazen en sert dönemlerde bile “hayat” alanını genişletmenin yolunu aradı. İran’da başkaldırının simgesi, çoğu zaman kadınlar oldu.

Bu sertleşme, ülkeyi dönülmez bir eşiğe getirdi.
Ve 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in Tahran’a yönelik saldırılarında İran Dini Lideri Ali Hamaney ve üst düzey çok sayıda ismin öldürüldüğü, İran devlet medyası ve uluslararası ajanslar tarafından duyuruldu. İran’da 40 gün yas ilan edildiği bildirildi. Bu gelişme, yalnızca bir “lider kaybı” değil; İran’ın iç dengeleri ve bölgesel hesaplaşmalar açısından da tarihi bir kırılma anlamına geliyor. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde İran’a yönelik ağır bombardıman saldırıları devam ediyordu.

Bundan sonrası ne olur? Buna İran halkı karar verecek. Ancak, İran–Irak Savaşı’ndan bugüne İran’ı izleyen, defalarca gidip gelen, sahada olayları takip eden ve cumhurbaşkanlarına kadar röportajlar yapan bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim: Rejim uzun süredir meşruiyet krizinin içindeydi. Bugün yaşananlar, birikmiş gerilimin sert bir kırılmaya dönüşmesidir. İslam Cumhuriyeti’nin eski biçimiyle iktidarını sürdürmesi artık çok zor görünüyor.

Çünkü bu yalnızca bir liderin ölümü değildir.
Bu, 47 yıllık bir yapının merkez düğümünün kopmasıdır.
Kaynak:Haber Merkezi




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.