1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. Bir meslek daha ölüyor!
Bir meslek daha ölüyor!

Bir meslek daha ölüyor!

Ayakkabıcılık mesleğinin son temsilcilerinden Bedri Bulutoğlu ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

A+A-

Tigris Haber- “Eskiden Diyarbakır’da ayrı bir ayakkabı kültürü vardı. Diyarbakırlı bir delikanlı görüntüye de önem verdiği için; ayakkabısı onun için önemliydi. Ayakkabısını parlatmadan evden çıkmazdı. Ayakkabıyı giydiği zaman yürürken ayakkabısı ses çıkarırdı. Yürürken ayrı bir havası olurdu. Parlak ve gıcır gıcır eden ayakkabı giymek delikanlılığın raconundan sayılırdı.”

Ölmek üzere olan bir mesleği devam ettirmeye çalışıyorsunuz. Ayakkabıları tamir ederek, onun kullanım ömrünü uzatıyorsunuz. Tamamen el emeği üzerine devam eden bir iş, bu mesleği neden tercih ettiniz?

Sekiz yaşında bu mesleğe başladım. Bizim dönemde; Ermeni Ustaları vardı. Onların yanında yetiştim. Dokuz yıl çıraklık yaptım. Dokuz yıl emek verdikten sonra kalfa olabildim. Ayakkabıları tamamen el emeği üzerine yapıyorduk. Elle diker ve çivilerdik. Şimdiki gibi hazır ökçe olmadığından, topuklarını köseleden yapardık.

O dönemde yapılan ayakkabılar daha sağlıklıydı. Çünkü günümüzdeki gibi;  kimyasal maddeler kullanılmıyordu. Ayakkabı yapımında kullandığımız her şey, çok eskiden beri kullanılana gelen yöntemlerle imal ediyorduk. Yani kullanılan her şey doğaldı. Diyarbakır’da geçmişte hayvancılıkla uğraşan çoktu. Özellikle manda yetiştiriciliği fazlaydı. Dolayısıyla ayakkabı yapımında kullandığımız deriyi başka yerden getirme ihtiyacı duymadan; buradan elde ederdik. Anzelenin orada, başka yerlerde de; eskiden dabakhaneler vardı. Kullandığımız deriler önce tuzlanır, tuzlanan bu deriler; 35-40 gün dabakhanede kalır, daha sonra kullanıma hazır hale getirilirdi.

Şimdi kimyasallar kullanılarak birkaç saatte hazırlanan derilerle yapılan ayakkabıların hem ömrü hem de sağlık açısından güvenirliği arasında dağlar kadar fark var. Şimdi bu kimyasallarla yapılan bu fabrikasyon ayakkabıları; ayaktan göze kadar vücudumuzda birçok hastalık yaratmaktadır. Kullanılan hazır tabanlar, kimyasal karışımlı, petrolden elde edilen ürünler, piyasayı istila etti. Bunların; insan sağlığı için ne kadar tehlikeli olduğu artık istatistiklere girmiş bulunuyor. Bu konu zaman zaman görsel ve yazılı basında da önemli yer tutmaktadır. Özellikle Çin’den gelen ayakkabılar mamul madde fiyatının bile altında satılmaktadır. Bu kadar ucuz olan ve maddi durumu iyi olmayan vatandaşların rağbet ettiği bu ayakkabıları alıp giymekle; adeta hastalıklara da davetiye çıkarmaklar.

ayakkabi-uzerinbe-mumin-(4).jpg

Eskiden sadece Diyarbakır’ın değil; bölgenin de ayakkabı ihtiyacı buradan karşılanıyordu.

Evet doğrudur. Eskiden Diyarbakır’a Doğunun Paris’i diyorlardı. Kültürüyle, üretimiyle geçmişten gelen bir geleneği vardı. Birçok meslek de olduğu gibi ayakkabı üretimi de burada gözde meslekler arasındaydı.

Sabahtan akşama kadar bir çırakla birlikte yirmi, otuz çift ayakkabı yapardık. Ürettiğimiz bu ayakkabıları; Batman’dan, Siirt’e, Şırnak’a ve Van’a kadar bölgemizdeki birçok şehre gönderirdik. Ayakkabı talebi İstanbul’dan hatta batıdaki başka şehirlerden de olurdu. Bu talepleri de yerine getirirdik.

Diyarbakır’da üretimi etkileyen ne tür gelişmeler oldu?

1976-77 yıllarında Antep’den iki kişi geldi. O dönemde atölyeler faaldi. Diyarbakır’ın nüfusu yüz bin civarındaydı. Günde yüzeli- iki yüz çift ayakkabı yapılıyordu. Antep’den gelenler; işverenler sizi sömürüyor. Sigortanız yok. Sosyal güvenceniz yok. Bir sosyal yardımlaşma derneği kurun dediler. İçimizde yaşlı kalfalar vardı. Hastalar vardı. Ama hiçbirinin sosyal güvencesi yoktu. Bizde bu derneği kuralım, en azından bir dayanışma olur. Hasta olan, yaşlı olan kalfalara da ekonomik bir yardımı olur. Kışın yakacak ihtiyaçları karşılanır, çocuklarına giysi alırlar diye aramızda konuştuk. Bu konuşmalardan sonra biz de bir sosyal yardımlaşma derneği kurduk.

Dernekleşmenize karşı işverenlerin tepkileri nasıl oldu?

Biz o dönem gençtik.  Bunlar konuşulurken, işverenler bu durumdan haberdar oldular. İşverenler; bizim dernek kurmamıza tahammül edemediler. İş yerlerinde sorunlar çıktı. Biz de greve gittik. Grevimiz bir ay sürdü.  Çalışmamıza müsaade etmediler ve birçoğumuzu işten çıkardılar.

Antepli olanların size doğru olanları söyleyerek sizi hareketlendiler, sonuç da sizleri işyeri sahipleriyle karşı karşıya getirdiler. Bu yaklaşımlarının altında başka amaçlar mı vardı?

 Bir süre sonra eski işverenlerimiz bizimle bir toplantı yaptı. Bize sizler şöyle böyle yaptınız dediler. Biz de işyeri sahiplerine ‘bizi muhatap bile almadınız. Sorunlarımızı dinlemediniz. Sorunlarımızın nasıl çözüleceğine ilişkin bir şey söylemediniz. Bizi iş başı bile yaptırmadan bizleri işten kovdunuz’ dedik. Bu gelişmeler üzerine buradaki üretim sistemi bozuldu. Sanırım Anteplilerin esas amaçları da buydu. Çünkü bu süreçten sonra ayakkabı pazarı Anteplilerin eline geçti. Buradaki ayakkabı üretimi bitti. Ancak daha küçük çaptaki atölyeler kaldı.

Tabi o eski ustalar da artık kalmadı değil mi?

 Bazı kalfalar İstanbul’a kimisi de İzmir’e gitti. Ayakkabı üretim sektörü gün geçtikçe erimeye başladı. Üretim gün geçtikçe azaldı. Diyarbakır bir üretim merkezi olmaktan tamamen çıktı. Bende kendime küçük bir dükkân açarak yaşamımı sürdürmeye çalıştım. Bu dükkân sayesinde evin ihtiyaçlarını karşıladım ve çocuklarımı okutmayı başardım.

Atölyelerde ne kadar işçi çalışıyordu?

Beş kişiden on kişiye hatta otuz kişiye kadar işçi çalıştıran birçok atölye vardı. Bir ara yeniden kooperatif kuralım dedik ama kimse buna sıcak bakmadı. Bizim gibi ustalar vardı. Ama sermayemizin olmadığı için olmadığı için bu işi geliştiremedik.

Ayakkabı üretiminde şu anki durum nasıl?

Burada üretim azalınca dışarıdan buraya fabrikalarda üretilen ayakkabılar gelmeye başladı. İstanbul’a gönderdiğimiz ayakkabılara orada üzerine markalar vurularak yeniden buraya daha pahalı olarak gönderiliyordu. Ekonomik olarak sıkıntılarımızı aşamadığımız için, birçok kişi bu mesleği bırakmaya başladılar. Şimdi üretim yapan ancak birkaç küçük atölye kaldı. Bunlarda ancak günlük üretimi çok düşük sayıda kaldı. Bunlarda özel sipariş oluyor. Ya da kendi dükkânı varsa ona göre yapıyor.

Bu gelişmeler üzerine bir de fabrikasyon üretimi olan ayakkabıların şehre hücum etmesi söz konusudur. Her köşe başını bir ayakkabı dükkânının işgal ettiği; AVM’ler de birçok markanın yer aldığı bir ortamda, küçük atölyelerin rekabet etmesi mümkün müdür?

Böylesi koşullarda rekabet etmenin mümkünü yoktur. Artık insanlar ayakkabılarını başka yerlerden alıyorlar. Markalar daha çok tercih ediliyor. Ama bizim ürettiğimiz ayakkabılar daha sağlam, daha sağlıklı. Reklamlarla abartılan, arkasında büyük sermayelerin olduğu, seri üretimle piyasayı dolduran bir ürünle, bizim gibi ayakta zar zor durmaya çalışanların rekabet etme şansı ne kadar olabilir ki?

Fabrikasyon üretimiyle, atölyelerde üretilen ürünler arasında nasıl bir fark var?

 Fabrikasyonlarda kullanılan kimyasallar. Deriyi daha kısa zamanda kullanıma hazır hale getiriyor.

Bizim atölyelerde yaptıklarımız ise tamamen el emeği, göz nuruyla üretiliyor. Elle dikiliyor ya da çivileniyor. Topukları köseleden. Öbürüne ise elini bile vurmadan tamamen makinelerle yapılıyor. Ayakkabılar bant usulü seri olarak üretiliyor.

Eskiden bu mesleğin ve ayakkabının özel bir ağırlığı var mıydı?

Eskiden Diyarbakır’da ayrı bir ayakkabı kültürü vardı. Bir yere gittiklerinde ayakkabıcılar gelmiş diye saygın bir yeri vardı.

 Diyarbakırlı bir delikanlı görüntüye de önem verdiği için; ayakkabısı onun için önemliydi. Ayakkabısını parlatmadan evden çıkmazdı. Ayakkabıyı giydiği zaman yürürken ayakkabısı ses çıkarırdı. Yürürken ayrı bir havası olurdu. Parlak ve gıcır gıcır eden ayakkabı giymek delikanlılığın raconundan sayılırdı.

Bir ara körüklü çizmeler yapılırdı. Bunu süvariler, ağalar beyler giyerdi. Çivili iş yapan kalfalarla, dikişli iş yapan kalfalar ayrıydı.

Meslek ölünce artık saygınlığı da kalmadı?

Bizim kuşaktan ancak üç dört kişi kaldı.

Sadece bu meslek için değil diğer meslekler de benzer durumda. Kapitalist üretim geliştikçe emeğe dayalı üretim de bitiyor. Şimdi de diğer şehirlerden siparişler oluyor ama artık çok sınırlı. Eskiden öyle ustalar vardı ki, adamın ayağına baktığında hemen onun ayağına nasıl bir ayakkabının olması gerektiğini anlardı.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Bazıları 400-500 TL. Verip ayakkabı alıyor ama emekle yapılan ürünü pahalı buluyor.

El yapımı o ayakkabıları defalarca tamir edildikten sonra çok uzun ömürlü olarak giymeye devam etmektedir. Ama fabrikasyon ürünlerini giyip biraz yıprandıktan sonra kaldırıp atıyor. Daha ucuza alıyor. Ama kullanım ömrü kısa hem de sağlıksız. Ne tür sağlık sorunlarıyla karşılaşacağı belli değil.

Ya da gidip marka ayakkabılara o kadar para verip alıyorlar. Toplumda markaya fazla önem verdikleri için onları tercih ediyorlar.

Umuyorum bu meslek de yitip giden meslekler arasında yer almaz. Bize zaman ayırdığınız için. Teşekkür ederim.

 Bende size ve bizim sorunlarımıza ilgi gösterdiğiniz için gazeteniz çalışanlarına teşekkür ederim.

Özel Röportaj: MÜMİN AĞCAKAYA

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.