Diyarbakır’ın hafızasına dikkat çekti: “Çok fazla yabancılaştık”
Avukat ve yazar Muharrem Erbey, Diyarbakır’ın unutulan hikâyelerini, edebiyata uzanan yolculuğunu ve birlikte yaşama kültürünü anlattı.
Sevgi COŞKUN KOCA
TİGRİS HABER - Avukat ve yazar Muharrem Erbey, Diyarbakır’ın unutulan hikâyelerini, edebiyata uzanan yolculuğunu ve birlikte yaşama kültürünü anlattı. “Demokrasi itirazla ilerleyebilir” diyen Erbey, kültürel hafızayı korumanın da sorgulamaktan ve yaşadığımız yeri tanımaktan geçtiğini vurguladı.
Çocukluğunda nenesi Heze’den dinlediği Kürtçe masallar ve dengbêj olan dedesinin sesiyle edebiyata yakınlaşan Erbey, bugün romanlarında bölgenin insanlarını, inançlarını ve ortak geçmişini anlatıyor.
“YAŞADIĞIMIZ ŞEHRİ BİLE TANIMIYORUZ”
Diyarbakır’ın kültürel hafızasıyla ilişkimiz sizce nasıl değişti?
“İnsan önce kendisini, sonra yaşadığı mahalleyi, şehri ve bölgeyi keşfetmeli. Oysa biz yaşadığımız şehri bile tanımıyoruz. Hevsel Bahçeleri’ne gitmeyen, Sur içinde dolaşmayan, On Gözlü Köprü’ye uğramayan insanlar var. Biz çok fazla yabancılaştık. Kendimize, kültürümüze, coğrafyamıza, hikâyelerimize yabancılaştık. Hızlı bir şekilde geri dönüş sürecini başlatmamız lazım.”
“HANGİ TAŞI KALDIRSANIZ BİR HİKÂYE VAR”
Bu coğrafyanın insanları yazdıklarınızda nasıl yer buluyor?
“Ben bölgemizi yazıyorum. Burada yaşayan Kürtleri, Ermenileri, Süryanileri, Arapları, Ezidileri; onların hikâyelerini, kültürlerini ve geleneklerini yazıyorum. Yaşadığım, gördüğüm, dokunduğum, mekânlarını dolaştığım hikâyeleri yazmayı seviyorum. Çünkü bu coğrafyada inanılmaz büyük, devasa hikâyeler var. Hangi taşı kaldırsanız bilinmeyen bir hikâyeyle karşı karşıya kalırsınız.”
“OYSA BEN EDEBİYAT YAPMAK İSTİYORDUM”
Hukuk ve insan hakları çalışmaları yazarlığınızı nasıl etkiledi?
“Çocukluğumdan beri nenem Heze’den Kürtçe masallar dinledim. Dengbêj olan dedemin sesiyle doldu kulaklarım; böylece yazmaya başladım. Kürtçe tiyatro çalıştım. İnsan Hakları Derneği’nde uzun yıllar hak savunucusu olarak görev aldım. Edebiyata ara verdim. Oysa ben halkımın dili olmak, bunu edebiyatla yapmak istiyordum. Diyarbakır’ın kültürel mirasını, hafızasını ve mekânlarını araştırıp yazmak istiyordum. Şimdi sadece yazıyorum.”
“DEMOKRASİ İTİRAZLA İLERLEYEBİLİR”
Farklı kültürlerin bir arada yaşaması için bugün neye ihtiyaç var?
“Farklı halkların ve aidiyetlerin kendilerini özgürce ifade edebildikleri bir ortama ihtiyaç var. Tek seslilik çok tehlikelidir. Çünkü demokrasi itirazla ilerleyebilir. İtiraz edemediğiniz, konuşamadığınız, eleştiremediğiniz bir ortamda özgürlüklerden bahsedemezsiniz. Kürt meselesi de müzakereyle, ana dil hakkının tanınması ve anayasal düzenlemelerle çözülebilir. Herkes kendi diliyle, kültürüyle var olmalı. Farklı dillere, görüşlere ve düşüncelere tahammül demokrasinin gereğidir.”
“BABASININ YÜZÜNÜ GÖRMEK İSTİYORDU”
Hak savunuculuğunuzdan unutamadığınız bir insan hikâyesi var mı?
“Bir gün bir adam derneğe geldi. ‘Ben babamı hiç görmedim. Babama ait hiçbir fotoğraf yok. Babamı her gece rüyamda görüyorum, yüzü yok’ dedi. Fotoğrafını aradık, bulamadık. ‘Babanı tanıyan biri var mı?’ diye sordum. Köyde yaşlı biri varmış. ‘Git, onu getir; babanı tarif etsin, bir ressam da resmini çizsin’ dedim. Ama o yaşlı kişi babasıyla küsmüş. İkna etmeye gitti, bir daha gelmedi. O başvuru hâlâ zihnimde.”
“ZİHNİMİZDEKİ KALIPLARI SORGULAMALIYIZ”
Muhammed ile Melisa’yla tamamlanan Günahkârlar Kalesi üçlemesinde okura ne anlatmak istediniz?
“Günahkârlar Kalesi, 1850’de başlayıp günümüze uzanan üç ciltlik bir roman. İnsanın anlam arayışını ve kendisini keşfetmesini esas aldım. Günah kavramını yeniden tartışmaya açtım. Romanda Ermenilerin, Süryanilerin ve Kürtlerin bir arada yaşayabildiği ütopik bir mekân var. Aslında bu, Selahaddin Eyyubi’nin rüyasıdır. Farklı inançlardan insanlar aynı ibadet evinde ibadet edebiliyor. Zihnimizde oluşan kalıpları yeniden gözden geçirmemizi istedim. Üç cildi okuyan insan, bu coğrafyada yaşayan halkları, onların geleneklerini ve yaşadıklarını öğrenmiş olacak.”




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.