1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. Drama hayatın kendisidir
Drama hayatın kendisidir

Drama hayatın kendisidir

Küçük yaşlarda babasının da teşvikiyle sanata yönelen ve birçok kısa filmde seslendirme, animasyon çalışması yapan ve şuan özel bir okuldaki atölyesinde drama öğretmenliği yapan Rojda Esen’’le bir söyleşi gerçekleştirdik.

A+A-

Sanat hayatınıza ve sanat hayatınızda ayrı bir yeri olan dramaya ne zaman başladınız?

1994 Mardin doğumluyum. Elazığ Fırat Üniversitesi radyo, televizyon, sinema bölümünü bitirdim. Üç yıl boyunca şehir tiyatrosu konservatuarında eğitim gördüm. Bunun yanı sıra şan eğitimi, dans eğitimi gördüm. Keman eğitimim de var.

Dokuz yaşında babamın desteğiyle birlikte tiyatro kurslarına başladım. En büyük destekçim olan babamla birlikte drama kulüplerine gittik. Küçüklükten beri tiyatro izliyorum. Yani babam; sanatla iç içe olmam için sürekli beni teşvik etti.  Lise de aynı şekilde devam ettim. Şehirlerarası tiyatro oyunlarına katıldım. Lise bittikten sonra bir yıl boyunca ‘Dar Ayakkabılarla Yaşamak’ oyununda devlet tiyatrosunda çalıştım. Şehir Tiyatrosunda; Hastalık Hastası, Şenge Penge, Bremen Mızıkacıları gibi birçok oyunda oynadım. Sonrasında da tiyatroyu bırakmadım.   Üniversiteyi bitirdikten sonra da Elazığ’da ve Diyarbakır Dicle Üniversitesinde drama eğitimi aldım. Sonra drama öğretmenliğine başladım.  Şimdi hem özel bir okulda hem de atölyemde çalışıyorum.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(1).jpg

Drama güçlü bir iletişim ve eğitim aracı olabilir mi?

Çocukların gelişimi üzerinde drama eğitiminin çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Çocuğun gözlerinin içine bakmak önemlidir. Çocuğun da gözünüzün içine bakarak sizinle diyalog kurması çok önemlidir. Çünkü çocuklar yabancı birini gördüğü zaman heyecanlanır.  Burada öğretmenin rolü önemlidir. Bu işi sevdirmek gerekiyor. 

Birçok sıkıntılı öğrencim vardı. Konuşmayan, ailesi ile iletişime geçmeyen, diyaloga girmeyen öğrencilerim vardı. Bu sorunları aileleriyle birlikte aştık. Bunu çocuğa özgüven aşılayarak yaptık. Çünkü bazı çocuklar içlerine kapanıktılar, duygularını telaffuz edemiyor, gösteremiyor ve konuşamıyorlardı. Kendilerini vücut dilleri ile anlatmaya çalışanlar var.  Bazıları da konuşamadıkları gibi vücut dili ile gösteremiyorlardı. İşte burada hem dramanın hem de eğiticinin ön planda olması lazım. Çünkü eğitici o dersi verirken onu çocuğa sevdirmesi lazım. Aslında drama yaparken bir nevi psikolog görevi de yapıyorsun.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(3).jpg

Drama çocuğun eğitiminde, yeteneklerinin ortaya çıkarılması ve sosyalleşmesi açısından önemli bir etkinlik, bir ders oluyor. Böyle bir eğitimden geçen öğrencilerin tepkileri nasıl oluyor? 

Bu durum yaş kademesine göre değişiyor. Anaokulu öğrencilerinden bir örnek vereyim; bir öğrencimiz hiçbir şekilde derse katılmıyordu. Onunla kukla dersinde; kuklaları sahneye çıkardım, konuşma şekillerini değiştirdim bu durum çocuğun ilgisini çekti ve konuşmaya başladı. Hiç konuşmayan çocuk ilk defa parmak kaldırdı. Yani aslında çocuğun içindeki yeteneği sen dışarı atabiliyorsun. Bunu ya müzik söyleyerek ya sesini ya da hareketlerini değiştirerek yaptığında çocuğum ilgisini bir şekilde çekiyorsun. Daha sonra o çocuk; ‘Tamam o zaman bunda korkulacak bir şey yok. Ben de bunu yapabilirim.’ Diyor.

Mesela genelde ben sesimi değiştiririm. Karakterimi değiştiririm. İşte o zaman çok hoşlarına gider. Hepsi de beni kırmızı saçlı öğretmenim diye çağırır. Hiçbiri beni ismimle çağırmaz. Oyun öğretmenim ya da kırmızı saçlı öğretmenim diye çağırırlar.

 

Lisede de derse giriyorum, Lise öğrencilerim çok farklı. Onlarla daha çok tiyatro dersi işliyorum.  Ama oyunculuk dersi onların daha çok ilgisini çekiyor. Sahneye çıktığımız zaman hepsine birer karakter olmalarını söylüyorum. O karakterin içerisine girebiliyorlar, hemen bunu yapabiliyorlar. Bu onların daha çok hoşuna gidiyor. Ama anaokulu öğrencileriyle ya da 1. ve 2. sınıf öğrencileriyle daha çok birlikte olma, toplu oyunlar oynama ve birbirimize nasıl davranacağımızı gösteriyorum.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(4).jpg

Drama hayatımızın kopmaz bir parçası mı?

Çocuklar; bir bebeği sevmekle, top oynamakla, ya da taşla, toprakla oynadıkları zaman aslında drama yaparlar.

Eskiden çocukların taşlarla, toprakla oynadığı; yedi kule, beş taş, yanar top gibi oyunlar vardı. Çocuklar ellerinden tabletleri, telefonları, oyuncakları bırakarak; biraz taşa toprağa dokunmaları gerekir. 

Bunun için ben Mardin’e, köyüme gittim. Orada yaşlı amcalarla konuştum, onların fikirlerini aldım. Çocukken hangi oyunları oynuyorlardı diye.  O kadar ilginç oyunlar ortaya çıktı ki. Bu oyunları oynarken kıskançlık yok. Onun oyuncağı güzel, benim oyuncağım çirkin gibi bir kıyaslama yok. Çünkü oynanan zemin aynı, oyun araçları aynı. Bu şekilde çocuklar oynadığı zaman arkadaşlarıyla paylaşmayı öğreniyorlar, kıskançlığı bir kenara koyuyorlar ve daha doğal büyüyorlar.

Kentlerin bu kadar büyümediği zamanlarda; doğa ile daha iç içe bir yaşam vardı. Bu kadar betonlaşma yoktu. İnsanlar arası ilişkiler daha canlıydı ve çocukların oynayabileceği, ayağının toprağa değeceği alanlar vardı. Her evin en azından küçük de olsa bir bahçesi vardı. Şimdi betonlar arasına bir sıkışmışlık var.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(5).jpg

Ayrıca şimdi hem sokak güvensiz hem de çocuğun doğayla buluşacağı alanlar kalmadı. Çocuklar oyun oynayamıyor, iletişim kuramıyor, sosyalleşemiyor, zamanla psikolojik sorunları ortaya çıkıyor. Bu sorunlar nasıl aşılacak?

Şu an çalıştığım okulda bunu aşmaya çalışıyorum. Atölyemde bir saha hazırladım. Bir bölümünü sokak yaparak, eski zamanlarda oynadığımız oyunları az da olsa orada oynatıyorum. Olanaklar ölçüsünde şu an bunu yapıyorum. Tabii ki dışarıda doğayla iç içe bir ortamda yapmak çok daha farklı olacaktır. Aslında bu geliştirilebilir bir şeydir. Çocuğa bu şekilde dokunabilirsiniz. Yani apartman ve sokakta bunun ortamı kalmamış olsa da; en azından gittiği okullar da arkadaşlarıyla birlikte iken bu anı yaşamaları onları mutlu ediyor.

Çocukların birbirine sarılmasını çok seviyorum. Çünkü günümüzde zaten tehlikeli bir hayatın olduğunu biliyorum. Sevgisiz bir hayatın olduğunu da biliyorum. O yüzden birbirlerini incitmeden, birbirlerine sarıldıkları oyunlar oynatıyorum. Karşılıklı konuşmalar yaptırıyorum. Teşekkür etmeyi öğretiyorum. Biri teşekkür edince ona gülümseyerek rica etmesini öğretiyorum. Aslında hayatın bütün inceliklerini drama dersinde göstermeye çalışıyorum.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(2).jpg

Aileden sonra çocuğun kişiliğini ve geleceğini şekillendirmede öğretmenlerin yeri çok önemli, çocuk için bir model oluyor. Drama ile yaşamın içindesiniz. Farklı biçimlerde dokunuyorsunuz. Sadece alfabeyi öğretme değil, davranış ve yaşamı da öğretiyorsunuz?

Aslında daha güzel nasıl olur onu öğretiyoruz. Daha iyi nasıl olunur. Çünkü büyüyünce birbirimizi incitmek daha kolay oluyor.

İncitmeden nasıl büyürsün. İncinmeden nasıl büyürsün. Biraz daha işin tatlı kısımlarına dokunuyoruz.

Bir drama hocası aynı zamanda bir psikolog, sosyal davranış, ilişkiler uzmanı da oluyor.

Benim bir oyunum var. Çocuklara oturduğu yerde onlara gözlük taktırıyorum. Parmaklarını yuvarlak yaparak gözlerine koyuyorlar, onlardan etrafa bakmalarını istiyorum. Sonra etrafta gördüklerini kalkıp anlatıyorlar. Etrafa bakıyorlar ama gördükleri şeyleri çok farklı görebiliyorlar. Duvarlarda fotoğraflar var. Fotoğrafları onlara gösteriyorum. Gördüklerinizde kendi dünyanızdan neler var demek istiyorum. Söyledikleri şeyler o kadar farklı, o kadar güzel şeyler görüyorlar.

Çocukların dünyası çok daha farklı, onları biraz anlamak gerekiyor.  Onların bir gözlüğü olsun, kendi istedikleri gözlükle baksınlar.  Biz onlara bir gözlük taktırmayalım. Ben şunu istemem; kendi duygularımı o çocuğa vereyim, benim gibi olsun istemem. O kendisi olsun.  Onun dünyası kendisinin olsun. Fakat ben ona sadece ufak dokunuşlar, ufak nüanslar ekleyeyim. Zaten onun dünyası farklı ve renklidir. Bu çok önemlidir. Çocuğu zedelemeden büyütmek gerekiyor.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(7).jpg

Aileler ne yapmalı?

Aileler illa kendilerinin olmasını istedikleri şekilde dayatmamalıdırlar. Çocuklar nereye, nasıl bakmalarına kendileri karar vermeliler. Zaten doğru büyüyen bir çocuk ya da doğru eğitim alarak büyüyen bir çocuk nasıl bakması gerektiğini bulur.

Aileler çoğu zaman çocuk erkekse baba benim gibi olsun, kızsa anne benim gibi olsun diyorlar. Bu gelenekçi yaklaşımlar ilerde çocuğun gelişimini etkiliyor. Onu sınırlıyor. Çocuğa seçim alanı bırakmıyor. Bazen olması gerektiği dışında bir karaktere bürünüyor ve çocuk kendisi olamıyor. Birçok kişilik ve davranış problemlerine yol açıyor.

Çocukların özgür bırakılması gerekiyor. Ama bu özgürlükten kastımız;  uçarı kaçarı olması anlamında değildir. Özgür olması çocuğun hayatta nasıl durması gerektiğini, ilk adımlarını nasıl sağlam atması gerektiğini öğretmesi zaten o çocuğun gelişiminde etkili olacaktır.

Çocuklar ne istediklerine kendilerine karar versinler. Tabi ki de doğru dokunuşları, doğru yollara aileler yönlendirsin ama çocuk kendi gözlüğüyle baksın.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(8).jpg

Çocukların kişilik kazanması için kararlarını kendilerinin verebilmesi, retleri ve kabullerinin olması doğru ama önce ailelerin de kendilerini eğitmeleri gerekmiyor mu?

Aile şuradan başlayabilir; çocuğun önüne çizgi film açıp oradan ayrılarak doğru bir şey yaptığını düşünmüyorum. Çizgi filmlere çizgi karakterlere kesinlikle karşıyım. Özellikle çocuklarda oluşan prenses kompleksi var. Erkekler çok farklı kompleksteler. Örümcek Adamlar, Bet Men’ler bunlar hayatımızda çok yaygınlar.

Ben çocuklara hayalinizdeki karakteri yapın dediğim zaman çocuklar ya prenses ya da Örümcek Adam oluyorlar. Bu seçim ileride çocukların üzerlerinde olumsuz bir etki yaratıyor.

Kızların hepsi ben Elsayım, ben prensesim diyor. Bir kere çocuğun kendisini bir prenses yerine koyması, kötü bir öykünmedir. Bir prenses olmak, kızını prenses olarak sevmek de kötü bir şeydir. Bunlar kesinlikle çok yanlış yaklaşımlardır.  Çocuklara zarar veriyor. Sen kendinsin, senin bir ismin, karakterim var, bu sensin. Sende kendi hayatının başrolüsün aslında.  Çocuğa bunu öğretmek lazım. Çocuğun izlediği bir çizgi filmdeki karakter olması değil.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(9).jpg

Bu yüzden aileler çocuklarını her hangi bir karaktere benzetmemeli. Onu kendisi olarak görmeli.

Prens ve prenses karakterleri kesinlikle çocuğun önünde kompleks yaratan bir şey.  Bu tür yaklaşımlar çocukların psikolojilerini çok olumsuz etkiliyor. Yani çocuk ağladığı zaman, içinden;’Ben prensesim, ağlayamam’ diyebiliyor.  Yere düştüğü zaman içinden;’Bir prenses nasıl yere düşer’ diyor.

Bu tür durumlarla çok karşılaştınız mı?

Çok oldu. Öğrencilerimden biri arkadaşlarının oturduğu sandalyeye oturmuyordu. Prensesler o sandalyeye oturmaz diyor. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Çünkü kız öğrencimiz bu şekilde büyütülmüş. Onlara sürekli; ‘Sen bir prensessin. Senin ayağın soğuk yere değmez. Sen üşüyemezsin. Sen üzülemezsin. Sen kırılamazsın.’şeklindeki yaklaşımlar onu çocukluk ilişkilerin de bile yalnızlığa mahkûm ediyor.

Aileler istemeden çocuklarına büyük kötülük yapmış oluyorlar. Böyle elit yetişen çocuklar çok seçmeci oluyorlar. Arkadaş çevresini ve bulundukları ortamı hep yadsıyarak, kendilerinin hep farklı görülmesini istiyorlar. İlerde hayatın gerçekliğiyle karşılaştıkları zaman; hayali de hayatı da tuzla buz oluyor.

rojda-esen,-drama-hayatin-kendisidir-(10).jpg

Çocuklara drama dersinde nasıl bir yetenek kazandırmaya çalışıyorsunuz? Her çevreden ve farklı ortamlardan gelen öğrencilerle karşılaşıyorsunuz. Her öğrenci de farklı özellikler görüyorsunuz. Her çocukta bir aileyi görüyorsunuz. Siz bunları nasıl harmanlıyorsunuz?

Drama birleştirmek demektir. En başta onları bir halka yapıp el ele tutuşturmayı öğretiyorum. El ele tutuşmayı bilmeliler. Onlara sarılmayı öğretiyorum. İstedikleri şekilde, istedikleri ırkta, istedikleri dilde, istedikleri ailede, istedikleri düzeyde yetişmiş olsunlar ama onların öncelikle birbirlerine saygısı ve sevgisi olmak zorunda. Drama burada devreye giriyor. Çocuk arkadaşının kimliğine bakmadan onun elini tutuyor. Çünkü bu bir oyun.  Sevmeyi, hayatı oyunla öğretiyorsun. Oyunun kuralı vardır. O oyunda öğrenilenler vardır. O oyunda kazançlar vardır.   İşte bu yüzden çocuk dramada elini tutmayı, sarılmayı öğreniyor. Bir ekip olmayı öğreniyor. İki gruba ayırıyorum mesela, iki ekip oluyor. Kazanan ve kaybeden de oluyor. Bu da çocuğun daha sağlıklı büyümesine yol açıyor. Çocuk ben bu hayatta tabii ki kazanacağım da kaybedeceğim de diyebiliyor.

Çocuğun her zaman kazanamayacağını bazen de kaybedebileceğini anlaması, gelecekte kaybettiğinde de hayal kırıklığına uğramadan mücadeleye devam etmesine yol açıyor.

Başka çalışmalarınızda oldu mu?

‘Bu Benim Şarkım’ diye bir animasyon gösterim var. Senaryosunu ve yönetmenliğini kendim yaptım. Aynı zamanda bitirme tezim olan bir çalışma. İki kukla karakterim var. Tom ve Vily diye. Vily ve Tom iki yakın arkadaşlar. Misisipi de geçen bir olay. Bir kısa film animasyonu oldu.

Bunun dışında ‘Matruşka’ diye bir kısa filmde oynadım. Bu kısa filmde de 1999 depremini anlatan bir çalışma. Özge diye bir karakterin ailesini kaybettiği ve onunla birlikte yaşadığı psikolojik süreci anlatan bir çalışma.

‘Rezidüel’ diye bir kısa filmde oynadım. Bu kısa filminde de aynı şekilde psikolojikmen kendini kötü hisseden bir öğrenciyi anlatıyor. Kendisini kötü hissetmesindeki en büyük neden de aslında toplumsal şiddet. Karakter üzerinden yapılan toplumsal baskılar, zaman içerisinde karakterin kendini içe kapatmasıyla oluşmuştur.

Seslendirdiğim eserler de çok oldu. Yeni yılla ilgili bir animasyon yapmıştık. Onun da seslendirmesini yaptım. On karakter sesine kadar ses çıkarabiliyorum. Bunu bir seslendirme kanalına gittiğim zaman deneme çalışmasında gördük. On seslendirmeye kadar seslendirme yapabiliyorum. Yani kısa kısa ama birçok animasyon çalışmalarında ses edindim.

25 Kasım kadına şiddetle ilgili, bir sosyal sorumluluk projesi olarak; lise drama öğrencilerimle birlikte bir çalışma yaptım. Ceylan AVM’de bir gösteri düzenledik. Bu gösterimiz çok ses getirdi. Keşke her yerde bu kadar ses getirilebilse.  Kadına şiddetle ilgili kadınların çığlığı gerçekten duyulabilse. Daha toplumsal olsun, daha çok topluma hitap etsin diye AVM’yi seçtik. İzleyici olarak çok ilgi gördük. Daha sonra çok olumlu tepkiler aldım.

Bu çalışmanın da senaryosunu, yönetmenliğini kendim yaptım. Bugüne kadar sahnelenen oyunlarımın çoğunun senaryosunu kendim yazdım. Çünkü Senaryo yazmayı seviyorum.

Kısa kısa ama hepsinin ayrı bir hikâyesi var. Hayatın içerisinden, ama genelde hayal dünyamı dışa vuruyor. Toplumun içerisinden de alıyorum. Kâğıda daha çok hayal dünyamı yansıtıyorum. Çünkü normalde yaşamda da hayal dünyamı dışa vuramadığım için kâğıtlara dökmek daha rahatlatıyor beni.

Çalışmalarınızda başarılar diliyor, bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz.

Ben de siz teşekkür ediyorum.

 

Özel Röportaj / Mümin Ağcakaya

 

 

 

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.