Evlatlarını Yiyen Topraklar

Bu topraklar bereketlidir derler.

Bu topraklar ana gibidir derler.

Ama kimse şunu yüksek sesle söylemez:

Bu topraklar, kendi evlatlarını da yer.

Tarihin tozlu sayfalarına değil, bugünün aynasına bakarak söyleyelim:

Bu ülkede fikir beyan etmek, çoğu zaman düşünmekten daha ağır bir bedel ister.

Ve bedel, çoğu zaman düşünenden değil; düşüneni doğurandan tahsil edilir.

Sağcı mıydı, solcu muydu?

Bu sorunun artık hiçbir anlamı yok.

Çünkü bu topraklar, sağcı–solcu ayırt etmeksizin, düşüneni sever gibi yapıp sonunda yalnız bırakmayı başarmıştır.

Namık Kemal…

Vatan dedi, sürgün edildi.

Hürriyet dedi, susturuldu.

Bugün adına okullar verilen adam, yaşarken bu memlekete fazla geldi.

Mehmet Akif…

İstiklâl Marşı’nı yazdı ama istiklâlini yaşayamadı.

Son yıllarını Mısır’da, kalbi memleketinde ama bedeni gurbetinde geçirdi.

Bir milletin marşını yazıp, o milletin vicdanına sığamamak…

Bundan daha ağır bir yalnızlık olabilir mi?

Nazım Hikmet…

Kimi için şair, kimi için tehdit.

Ama herkes için aynı kader: dışlanmak.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür” dedi,

Ama kendi ülkesinde nefes alacak bir dal bulamadı.

Abidin Dino…

Fırçası suç sayıldı.

Sanat, huzursuzluk nedeni oldu.

Bir resmin, bir heykelin, bir şiirin bile korku ürettiği yıllarda;

En çok korkulan şey düşünceydi.

Ahmet Arif…

Hasretle yazdı, hasretle yaşadı.

Memleketi şiir oldu ama kendisi hep eksik kaldı.

Çünkü bu topraklar, sevmeyi sever ama sevilenin sesini kısmakta mahirdir.

Ahmet Kaya…

Bir cümle kurdu.

Sadece bir cümle.

Ve o cümle, onu bu ülkenin sahnesinden, kalbinden, hatta sofrasından kovmaya yetti.

Ölümünden sonra sahip çıkılanlardan oldu.

Bu ülkenin en büyük günahlarından biri budur zaten:

Yaşarken taşlar, öldükten sonra ağıtlar.

Ahmet Mithat Efendi…

Halk için yazdı, halk adına susturuldu.

Aydın olmanın bedelini erken ödeyenlerden biriydi.

Liste uzar…

Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Vedat Türkali, Ruhi Su…

İsimler değişir, kader değişmez.

Çünkü mesele kişiler değildir.

Mesele, bu toprakların düşünceyle kurduğu sorunlu ilişkidir.

Bu ülke, evlatlarını önce över, sonra örseler.

Önce alkışlar, sonra yalnız bırakır.

En sonunda da “kıymetini bilemedik” diye arkasından konuşur.

Bu bir unutkanlık değil.

Bu, kronik bir pişmanlık hâlidir.

Toprak, bazen bereket verir;

bazen de içine ektiğini boğar.

Ve biz, her defasında aynı yanlışı yaparız:

Düşünceyi tehdit, sanatçıyı tehlike, aydını yük sanırız.

Ahmet Kaya,

“Uçun kuşlar uçun, burada vefa yok” diye haykırırken;

aynı türküsünde,

“Feryadıma karşı aksi seda yok” dese de…

Ne mutlu bizlere ki,

her dönemde sürgüne giden bir aydınımız oldu.

Ya onlar da olmasaydı?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Murat Araz Arşivi

Başlangıçlar ve bitişler

27 Şubat 2026 Cuma 00:02

Menfaat temelli vefasızlık çağı

13 Şubat 2026 Cuma 00:01

Ruhun Yol Ayrımları ve Hikmeti

14 Ocak 2026 Çarşamba 00:01

İtaatin metafiziği

08 Ocak 2026 Perşembe 00:02

Müritleşen Toplum

03 Ocak 2026 Cumartesi 00:01

Adliye Koridorlarında Hukuksuzluk

27 Aralık 2025 Cumartesi 00:01

Sessizce Kaybolan Toplum

18 Aralık 2025 Perşembe 00:01

Işık ve gölgenin arasında

18 Kasım 2025 Salı 00:02